HABER MERKEZİ- Şehit Sırrı Süreyya Önder Anısına
Hakkı Tekin’in Kaleminden
“Bazı insanlar vardır, ömürleri bir şiir gibi akar bu dünyadan. Her adımları bir mısra, her sözleri bir hakikat olur. Bazı insanlar konuşmaz, yankılanır. Susmaz, derinleşir. Bazı insanlar halkların kalbine uğrayıp gitmez… Orada kalır.
Sırrı Süreyya Önder, işte o insanlardandı.
Ona her şey yakıştı, sokaklar, meydanlar, türkülerin kederi, sinemanın hafızası, halkların kardeşliği, mizahın şifası, can dostluğunun derinliği! Ama bir tek şey yakışmadı, Ölüm.
Ölüm onun yoldaşı değildi. Çünkü o, hayatı tamamlayan bir anlam taşıyordu. Yaşarken hep öyle bir anlam yükledi, herkese yaşamı sevdirdi, o yüzden o gittiğinde hayat zaman aşımına uğradı, ölüm bile o anlamın karşısında sönük, yavan ve erken kaldı.
Yaşamın özü bir anlam arayışıdır, sıradanlığın içinde kaybolmamak, yüzeyde değil, derinlerde yaşamak istenir. Fakat bu derinlik, öyle kolayına bulunmaz. Büyük amaçlar gerekir. İnsan kendini ancak bu büyük amaçların içinde gerçekleştirir.
Sırrı Süreyya’ya ölüm değil, sonsuzluk yakışırdı.
O, yaşamı boyunca büyük amaçların insanı oldu. Küçük çıkarların, dar hesapların, kimlik tuzaklarının çok ötesinde bir yerde durdu. Türkmen kimliğini bir onurla taşıdı ama “Kürt halkı özgürleşmeden ben özgür sayılmam” diyerek halkların kardeşliğine yüreğini koydu.
Kürt sorunu onun için bir “mesele” değil, bir insanlık imtihanıydı. Bu yüzden, “Ben Kürdüm” dediğinde bir slogan atmıyor, bir hakikati yankılıyordu. O bir hakikat yolcusuydu.
Önder APO’yla kurduğu dostluk, yalnızca politik bir yakınlık değil, onu bir hakikat kapısı gibi gördü, bir aşk yolcusu, bir bilge, ruhsal, ahlaki, felsefi ve varoluşsal bir bağdı. O dostlukta sadakat vardı, ama daha ötesi, bir anlam ortaklığı vardı. Sırrı Süreyya, Önder APO’nun paradigmasında yalnızca barışın değil, insanın bu hakikat kapısıyla yüzleşmesinin de izini sürdü. Ve bu kapıdan geçerken kendi içindeki insanı büyüttü, bu yüzden kalbimize bu kadar işledi.
Onun gibi insanlar için yaşamak, bir tür yemin gibidir. Yalnızca kendisi için değil, hakikat için, halk için yaşamak… Bu yüzden böyle insanlar göçtüğünde, yalnızca bir beden toprağa düşmez, bir anlam, bir çağrı, bir hatırlayış toprağa işlenir.
Bu yüzden, onun mücadelesi bir halkın değil, insanlığın vicdanında yer buldu. Derviş gibiydi. Siyaseti vaaz gibi değil, yaşam gibi yaşadı. Konuştuğunda bir müezzin gibi çağırdı insanları adalete, Güldüğünde bir çocuk gibi umut saçtı.
Mizahı, öfkeye panzehir oldu. Ve belki de bu yüzden, en derin acıları bile gülümseyerek taşıyabildi. Meclis kürsüsünde halkların sızısını dile getirirken sesi titremedi, ama kalbimizi titrettti. Roboski’de toprağa düşen çocuklar için ağlamadı, ama yüreğimizi kanattı. Çünkü o, halkların diliydi , ama daha çok kalbiydi.
Sırrı Süreyya Önder yaşarken bir sinema filmine benziyordu, Kurgusu sade ama derin, mizansenleri halktan, duygusu içten, finali hep açık.
“Beynelmilel ”de kurduğu dil, yalnızca 80 darbesini anlatmak değildi , bir halkın müziğini bastıran zulme karşı, kahkahayla haykırmaktı. O filmde tutsak edilen ezgiler, onun hayatında özgürlük marşlarına dönüştü. O büyük insanların taşıdığı bir sır vardı hep…
İçlerinde sakladıkları bir aşk. Sırrı Süreyya, bu dünyaya aşkla tutunmuştu.
Yalnızca bir kişiye, bir halka değil, bütün varoluşa karşı bir aşktı bu. Bir ağacın gölgesinde, bir çocuğun kahkahasında, bir annenin bekleyişinde…
Onun yüreği oralarda çarpıyordu. Belki de bu yüzden, onun ardından konuşmak bu kadar zor. Çünkü o eksilmedi, çoğaldı. Toprağa değil, her birimizin kalbine gömüldü.
Bazı insanlar vardır, onlara eksik kalmak yakışır; çünkü hakikatin kendisi de tam değildir. Sırrı Süreyya gibi insanlar, hayatı eksiksiz yaşamadılar, ama eksikleriyle tamamlandılar. İşte bu yüzden onların ardından duyduğumuz acı bir boşluk değil, bir sonsuzluk yankısıdır.
İnsan eksik doğar, bildiği her şeyde bir bilinmezlik, vardığı her yerde bir varılamamışlık taşır. Ama tam da bu eksikliktir ki onu tanrıçalaştırır-Tanrısallaştırır ve toplumsallaştırır. Eksik olduğu için dayanışır, eksik olduğu için yoldaş olur, dost olur hakikatin peşine düştürür. Eksik bir yara değil, bir yönelimdir, İçsel bir sestir. O bizi içten içe yoğunlaştırır, sorgular ve kuşku duymamıza yol açar. Aklımızı sadece bireysel değil, toplumsal bir akıl olarak örgütlemeye zorlar. İşte bu yüzden, eksik olmak zayıflık değil, özgürleşme- özgürleştirme potansiyeli bağrında hep taşır.
Sonsuzluk, kendini tamamlamayanlara açılır, çünkü hakikat, yalnızca kendini tamamlamak isteyenlerin değil, tamamlanmayı reddedip, anlamlı yaşamın bütünselliğinin kapısını çalar.
Bu yüzden bazı insanlar eksik kalır, çünkü onlar tamamlandıklarında artık yalnızlaşmış olur. Oysa eksik kalanlar, hep bizimledir ve bu dünya ve bu özgürlük davası, eksik kalanların dostluğuyla, yoldaşlığıyla tamamlanır.
Sırrı Süreyya önder, çoğullaşması gerekenlerdendir, toplumsallaşması gerekenlerdendir, evrenselleşmesi gerekenlerdir, o eksik tamamlanmalı, amacına ulaşmalı ve anlamlaşmalıdır.
Çünkü sen bize geride bir sır bıraktın, tamamlanması gereken bir sır, Yaşamak, bir anlamı hep sırtlamaktır. Ve bu dünya, eksik kalanların dostluğuyla tamamlanır.
Bırakalım bir sır kalsın, herkesin olsun, tamamlamak isteyen uğraşsın dursun. Çünkü bazı sözler, anlamlar tamamlandığında işte o zaman ölür, ama eksik kaldığında çoğalır.
Tıpkı dostluk gibi, hakikat gibi, tıpkı Sırrı Süreyya önder gibi..
O halde biz susalım artık, kelam bittiğinde sır başlar, ve sır herkesin içinden geçerek bulacağı bir yoldur.”