HABER MERKEZİ- Numan Ezî Amed’in Kaleminden.
TOLA SALAN
Tarihin ruhu vardır. Meşhur Hegel’in tarihsel sözü olan “Minerva’nın baykuşu alacakaranlıkta uçar” tabiri, uyuyan Alman devinin ayak seslerini hatırlatır. Bu süreçte Kürtler tarihsel yazgılarını paramparça ederek, “Xewa salan” dedikleri derin uykudan uyanarak, tarihlerindeki miladı yaşamaktadırlar. Hegel’in Almanlar için söylediği ‘Tarihi tekerrür’ Marks tarafından yanlış anlaşılmıştır. “Tarih iki defa yaşanır” cümlesine eklediği, -trajedi ve komedi- Fransa’da yaşayan çapsız II. Napolyon hanedanlığına bir göndermeydi aslında. Oysa Hegel’in dikkat çekmek istediği, bütün Avrupa üzerinde hak iddia edebilecek bir Alman ruhuydu. Hegel kendisinden yüzyıl sonra doğrulandı. İnsan ve toplum büyük oranda geçmişte yaşar.
Gelecek, geçmişi kazasız ve belasız tekrar etme cesaretidir. Yaşam üç zaman olgusu tarafından meydana gelmektedir: Tecrübe, realite ve hayal. Tecrübe geçmişi, realite şimdiyi, hayal ise geleceği ifade etmektedir.
Değerlendirmekte olduğumuz Kürtler, tarihlerinin her döneminde düşman istilalarına büyük sabır ve özen göstermelerine rağmen, yeri geldiğinde azgınlaşan bu güçleri tarih sayfayalarına gömmekten geri durmamışlardır. Bütün kültür bileşimleri, dinleri, dilleri, giyimleri, şarkıları ve hatta yemekleri bile bu tarihi tekerrüre göre kodlanmıştır. Onları tek ve benzersiz yapan bu amansız çelişkinin kendisidir. Ontolojik yapıları bu çelişkiye göre şekillenmiştir. Orta yolu bulamadıklarından tarihin dayattığı ‘Ya hep, ya hiç’ formülü adeta kaderleri olmuştur.
Bu tarihi kodlanmaya benzerlik teşkil eden bir diğer halk ise; kadim Yahudi halkıdır. Dünya sistemini idare edecek bir sınav ile karşı karşı karşıya kalmışlardır. Hegel’in belki de görmediği nokta, evrensel tarihin bu iki halkın kaderi ile şekillendiği gerçeğidir. İşin zorluğu ve ağırlığı tam da burada kendini göstermektedir. Ülke problemi yaşayan iki kadim halk, Kürtler ve Yahudiler. Bilgenin değişiyle aynı mağaradan çıkmışlardır. Bu çetrefilli tarihin kendilerine bıraktığı ve üzerine adeta bir örtü çektiği hakikat çatırdamaktadır. Ünlü filozof Nietzsche’nin dediği gibi “Görüş kabiliyetin genişledikçe, artık hiçbir yere sığamazsın.”
Mevcut durumda kendilerine reva görülen kalıba sığmayan bir Kürt gerçeğiyle dünya karşı karşıyadır. Bilgenin büyük göz dediği ve önemli şahsiyetlerden biri olan Cigerxwin, hepimizin yüreğinde bir sızı, beynimizde de bir soru işarete bırakmıştır. Kürteleri yok sayan dünya sistemine, bir şarkı ile “KÎNE EM” diyerek tarihe bir not düşmüştür. Bu serzeniş tarihi Gutti, Hurri ve Medlerin Kürt hafızasında bıraktığı istilaya karşı direniş ruhudur, varolma adıdır.
Günümüzde Hewler, Süleymaniye, Avrupa ve tüm Bakur’da yankılanan bu ses bıçağın kemiğe dayandığı “Har” sesidir. Boşuna “Har” demiyoruz. Aklımıza estiği için “Ba” demiyoruz. Dört tane yön bile, Kürtlerin kadim ülkesinin coğrafik haritasını hatırlatmaktadır. Ne bir milim ötesi, ne de gerisidir. Bakur, Başûr, Rojhilat ve Rojava iklim ve coğrafyanın adeta teolojiyle mühürlenmesidir. Çetin iki rüzgarın kuzey ve güney baz alınarak kesici şiddetinin dile kavuşmuş halidir. Kürtler, tanrılarını ülke ile mündemiç kılmışlardır. Kutsal bildikleri iki tanrılarını adeta ülkelerinin köşe taşları haline getirmişlerdir. Kürdistan’ın her yönünde bir tanrı mührü vardır. Kürtler bir haftadır hardır. Adeta tarihlerinin şafak vaktindeki dağ ejderhası olan Guttilerin ovaya akın etmesini hatırlatmaktadır.
Gelê kurdîstan
Şoreş û volqan
Tev dînamêt in
Agir û pêtin
Sor in wek etûn
Agir giha qepsûn
Gava biteqin
Dinya dihejî
*** *** ***
Em in ew gela
Belê em in ejderha
Ji xewa dîlî
Şiyarbûn niha
Kürt halkının Mezopotamya diyarındaki direnişi, gün geçtikçe kadim Ortadoğu tarihine yeni hakikatler eklemektedir. Halkımızın bilincinde a“Axîna salan” olarak ifade bulan bu gerçeklik, sırrı ile birlikte yaşama eklediği birikimlerin toplamı olan hakikat, bu halkanın bir devamı olmaktadır. Bu kadim topraklarda dokunulan her şeyin, tanrısal olduğunun farkına varılmadan dizayn edilmiş tarihi, bir yol yürüyüşünde yeniden kendini yazdırmaktadır.
İlk bakışta trajik gözüken “Axin” kelimesi, aslında insanlık veya mensubu oldukları halkın, ilk anlam serüveninin tekerrür etmesidir. Bilgelerin deyimiyle yaman bir kelimedir. Antik Yunanda filozofların temel çekirdek kelime, kendinde olan ve her şeyin özü olarak ifade ettikleri kök ile aynı damarı paylaşmaktadır. Güçlüdür, özeldir ve tarihidir. Boşluktan isme ve isimden düzene yol alan insanlık mitosu, bütün kutsal kitapların konusu olduğu kadar, felsefenin de en fazla kafa yorduğu bir gerçeklik olmaktadır. İşte çokça ifade edilen gizemli hakikat bunun ta kendisidir. İnsanlığın anlam serüveni, ana rahminden isim ve tanımaya varan süreç “Axin” kelimesinde gizlidir.
Eski Greklerin “Xao” deyip zamanla “Kao” biçimine dönüşen bu kelime boşluğu ifade etmektedir. Boşluktan isim takmaya evirilen süreç meşhur Hegel’de evrensel akıl olmaktadır. İşte bu çetrefilli mana arayışı kadim Kürtçe dilinde isim öncesi, öz hali olan “Xo” ile ifade edilmektedir. Bu manada xoza- xweza kelimesi boşluktan yaratılma anlamına da gelmektedir. Boşu boşuna insanın uyku haline xew- xow dememişlerdir. İnsanın doğaya döndüğü, ilk özüne yaklaştığı hal uyku hali olmaktadır. Bu kavram yıllarca filozofların uğraştığı ana konular arasında yerini almış bulunmaktadır. Xwe- xo; nav, nas biçiminde gelişen oluşma hali, belki de kırılma anlarında tarifi zor acı ile izah edilebilinir. Bu manada Kürtçedeki örgü ustalığıyla karşı karşıya geldiğimizde şaşırmamak elde değildir. Ne “Xo” ne de “Axin” sıradan kelimeler değildir. Oluş veya başka bir tabir ile ahlaki politik dediğimiz örgü, kesintiye uğradığında “Axin” ile ifadeye kavuşması muhteşemdir. İşte bütün oluşum hallerimize ket vurulduğunda hepsinin toplam acısı olan “Axin” ile anlamlanması oldukça şaşırtıcıdır.
Kültür yaratıcıdır ve kendi oluşum haline anlamlı halkalar ekler. “Xewa salan” veya değerli Kobani‘li anamızın tabiriyle “Em ji xewa salan şiyar bûn” belirlemesi, bu anlamlı hakikate eklenen en önemli halkalardan bir tanesini teşkil etmektedir. “Xew” ve “Şiyarbûn” bu kültürün kendi farkına varması, kendini ifade etmesidir. Değişmeyen, kendinde olan ve öz gerçeklik. Bilge Rêber Apo’nun değişiyle “Sizleri Zagros buzlarında dondurdum, yeryüzü güvenlikli bir yer haline gelene kadar, sizi öyle bırakacağım” demesi konuya daha derin bir anlam katmaktadır.
Bir kültür, mitoloji ve destan ile mücadele ettiğini çözemeyen düşman, bu buzlu dağlarda Kürtlerin avına çıktıklarını sanmaktadır. Oysa o asi dağlarda yeşeren ve oluşan şey derin bir kültür, sarsılmaz bir irade ve anlamlı bir hakikat olmaktadır.
İşe böyle bakanlar Kürtçe dilinde estetik harikası olan “Bûkaberfê” gerçeğinin, nasıl da yaşam bulduğunu anlayacaklardır. Kışta bûka berfê olan, baharda ise, Zağros güllerine dönüşen bu insanları yenmek mümkün değildir. Onlar doğadır, tarihtir ve ikisinin toplamı olan hakikattirler. Bu hakikat aşk ile buluştuğunda, özgürlüğün oluş ile olan ilişkisi, Kürtçe dilinde özgürlük ve oluş manasında “Azadî” ve “Zayîn” biçiminde aynı köke dayanmaktadırlar. Oluşun ilk basamağına yerleştirdikleri “Xo” ve “Xoş-Xweşik” kelimelerini de eklemlediğimizde resim tümüyle tamamlanmaktadır. Rêber Apo’nun hebûn ve xwebûn kavramlarına eklediği etik ve estetik gerçek tam da bu anlamda vücut bulmaktadır.
Kürtçede harlanmış duygular olan “Hest” ve savaş anlamına gelen “Har” aynı zamanın duyguları olmaktadır. “Hest” alevlenmiş duygu anlamına gelirken, savaşta da aynı kategoride ele alınmaktadır. Bir güzelik bilimi olan estetik kavramını filozof olan Platon’dan okuyacak olursak; “Kendinde güzel olan şey” demektedir. Aslında bu yukarıda ifade edilen belirlemenin kısa bir hatırlatmasıdır. Örgü Kürtçedir. “Xo” kavramı nasıl ki, kendinden olan şey ise, “Xweşik” de onun ifadesini içermektedir.
Savaş, acı, halay, yemek, giyim ve şarkıların bu kadar harmanlanıp iç içe geçtiği başka bir kültür bulunmamaktadır. Işte kürtlük, işte bin yılların uykusundan uyanışı. Kürtler harlandığında daha da güzeldir. Tıpkı ülkenin muhteşem doğası gibi, çetin Zağros dağlarının yüzlerine yansımasıdır.
Örtü yayaş yavaş kalkmakta, üzerlerine çekilmiş toprak çatırdamaktadır. Çünkü bu halk tohumdur, baharın bir diğer adıdır.
Dervişlerinin bin yıllar önce “Hilbane” deyip, Arapça fonem ile erbaneleşen çalgı, bugünlerde bütün Bakur, Başûr ve Avrupa’da, genç kızlarımız ve hevalerimizin elleriyle vurup, havaya kaldırarak, adeta onun gerçek ismine atıfta bulunmaktadırlar. Bu çalgı Bakur’u kasıp kavurmaktadır. Ezdanî elbiseleri giyerek, aralarına aldıkları şal ve şapik ile Bukanî gelin ve damadın metaforik olarak gerillaya atıfta bulunulduğu iyi bilinmelidir.
Yasaklı çalgılar. Saklı Mem ile Zînler. Tarih, kültür ve sanatın böyle anlamlı bir dili vardır. Sadece bu kadar mı tabikii hayır.
Tarih tüm hışmıyla kendini tekerrür etmekte, unutulmuş kelimeler yeniden filizlenmektedir. Ordu kavramı setindeki gizli “Har” kelimesi, üstündeki bütün örtüleri atmakta, özüne dönmektedir. Arma kelimesinden ordu kelimesine, oradan da Armagenon ve stratejiye kadar makara geriye sarmakta, biz tarihin başına gitmekteyiz. Kürt mührü olan ‘H‚ harfi gırtlak özelliğinden kaynaklı sürekli düşmektedir. “Arma” ve “Ordu” “Har” kökünden gelmektedir.
Geniş bir kavramsal set ile ülkesine dönen Heredot, Medlerin acıklı hikayesinin içinde geçen, Harpagos kelimesini kendi ana diliyle yazmıştır. Yunanların “P” harfi Kürtçede “B” olmaktadır. “G” ise “J” dir. Yani bu meşhur Harpagos üzünde bir isim değil, bir askeri ünvandır. Yani Harbajo olmaktadır.
“Har” ordu demektir. “Ajo” ise yürüten kişi anlamındadır. Yani kısacası harbajo general demektir. Med ve Ahameniş tarihinde bolca harpagos bulunmaktadır. Nihayetin de Ahameniş imparatoru olan Xerxesin, Yunan yarımadasını işgal ederken, ordusunun sevk ve idare komutanı yine Harpagos’tur. Yani aynı kişi olmayıp, aralarında yüz yıl kadar fark görülmektedir. Harpagos, Med ölümsüzlerinin general sıfatıdır. Stragos yani Yunanca general kelimesi ordu yürütücü anlamında Medlerden alınmıştır. Bugünkü strateji kavramının kökü de aynı yerden gelmektedir.
Adeta tarih ve Kürtlük bu tür kelimelerin değişim ve evrimine benzemektedir. Sümerlerin HARKİ aşiretinin yaşadığı topraklara, -karlı özelliğinden dolayı- beyaz ve karlı bölge demeleri, çok önceleri güneş ve ışık babında kendi dillerinde olan bir kelimenin sadece transfer olmuş halidir. Harki bölgesi Harkari bölgesi de olmaktadır. Sümer tabletlerine geçen meşhur Gutti akınlarının gerçek sahipleridirler. İşte meşhur Harpagos hikayesinin eksik tarih bilinci ve filoloji yetmezliğinden dolayı tarihe hainlik olarak geçmiştir. Oysa Harpagos bir askeri sınıf ve arma olmaktadır. Medlerde yaşanılan nokta ise, Med aleyhine askeri bir darbenin gerçekleşmiş biçimidir. Tekil bir olay olup, harbajo geleneğinin kırıma uğramasıdır. Oysa bu kelime Med öncesi de bulunmaktadır. Kürtlerin kendi ana dilleriyle ordu ve ordu yürütenlerine verdiği ünvandır. Dünyanın yarısında kullanımda olan ordu ve rütbe ile ilgili kelimelerin Kürtçe olması da bir katmandır ve yaşamsaldır.
Evet tarih tekerrür ediyor. Tarihsel örtünün ağırlığı altında nefesi kesilen ve sadece otantik bir aşiret olarak kalmış Harkî Aşîretî, Kürt general geleneğinin zayıflanmış halidir. Ama öfke ve ruh hala canlıdır. Gerçekten de hardır. Kürtlerde hep böyle olmuştur. Kürtler harlaşır ve birisi buna bir yön verir. İşte ajo ve bajo buradan çıkmaktadır. Kürt direniş geleneği o kadar etkili ki, gund kavramları bile Sasani dilinde askeri birlik anlamına gelir. Arapçaya geçen cund ve cundullah küçük askeri birim demektir ve Sasani kolonilerinden kalmaktadır. Kürtlerde ordu ve halk mündemiçtir.
Rojava halk seferberliğinde en ateşli kesimin Harkiler olması boşuna değildir. Sanatçıları bile direnişçidir. Hasan Şeriflerden Romi Herkilere kadar bu tarihsel izdüşümü hala canlıdır. Savaş ve yaşam olayını adeta harmoni haline getirmişlerdir. “Karê me Kurdan ev e şer e cenge û dîlan e” Tarihsel fırsat buldular mı harikadırlar. Yeterki biraz nefes alsınlar.
Süleymaniye ve Hewler manzarası gerçek bir Kürt tarihinin vücut bulmuş halidir. Goranilerin Kermanşah diyarında, nazlı sesleri, hünerli parmakları ve sanat resimleriyle direniş kafilesine katılmaları tarihin bir tekerrürüdür. Bunların yanında Bakur ve Avrupa’da yaşanan Kürt direnişi; Hurri, Gutti ve Medlerin renk arnasyonun adı olmaktadır. Bunlar bu mecrada yaşanırken, bir Hurri havzası olan Rojava diyarlarında bestelenen Tola Salan aslında bugünlerin adıdır. Bu şarkı adeta kendi anagününü kendisi belirlemiştir. Hurri kültür katmanları aynı diyalektik ve aynı mantığın bir sonucu olarak, yeni bir yaşam, yeni bir direniş ve yeniden doğuş eksenli olması boşuna değildir.
Tal ve tol aynı kelimedir. Huri dilinde küçük kasabalara tal denilirdi. Bu küçük kasabaların yönetici isimleri genellikle tal ile bitmektedir. Dolayısıyla tolhildan kelimesi, yerleri yıkılan, wêran edilen halkın intikamını almak için kullanılmaktadır. Zaten tüm Gutti, Hurri ve Med akınları intikam amaçlıdırlar. Aynı mentalite günümüzde bile İngilizce dilinde “War” biçiminde devam etmektedir. War ve Wêran ikilemi ile Tol ve Tolhıldan ikilemi, hala Kürtçe dilinde yaşamaktadır. Kelime metatez yaşayıp, Welat halini alarak ülke ismi olarak devam edip kendini yaşamsal kılmaktadır.
Evet War Welatlaştı.
Tal Tolhıldan oldu.
Har Kürtleri Harlaştırdı.
Bir tarihi tekerrür olarak bu şarkı sözleriyle günümüze damgasını vurdu.
Ha şer hatî ber deryan e
Ha li ser seran û ser çava e
Ka rê bidine vî siwarî
Ka kî berxe û kî Beran e
Ka rê bidine vê edûlê
Û binêrin li keziyê zeryan e
Ew derwêşê vî gelî
Û ev ceng cenga gelan e.
Numan Ezî Amed

