HABER MERKEZİ – Sosyalist Olmak
Sosyalist insan kimdir, nasıl yaşar sorusuna cevap verebilmek için başta insanı anlamak ve tanımak gerekmektedir. İnsanın ne kadar karmaşık bir yapı olduğunu kendimizden yola çıkarak daha kolay anlayabiliriz. Nasıl yaşamalı sorusuna verdiğimiz cevaplar belki bizi yaşamın sırrına götürmez ama nereye varacağımızı gösterir. Yaşam ile ilişkimizi gözden geçirdiğimizde karşımıza çıkan temel psikolojimiz, yaşamdan beklediklerimiz ve bunun karşısında yaşadığımız duygu yoğunluğudur. Yaşam, varlık dışında nasıl yaşamalı sorusunu insanlara bırakır ve kendi yaşamımızı değerlendirdiğimizde bir şeyleri yaşamdan beklemek sadece kendini aldatmak olur.
İnsan iradesi, nasıl yaşamalı sorusunu kendi istekleri temelinde inşa etme gücündedir. Bu gücü kendimizde geliştirdiğimiz oranda istediğimiz yaşamı inşa etme gücüne sahip oluruz, geliştirmediğimiz de ise neden yaşam böyle diyerek şikayet etmenin ötesine varamayız. İnsan kimdir sorusuna bu anlamda, düşünen ve düşüncelerini gerçekleştirebilen iradedir demek yanlış olmaz. Bu durumda karşımıza çok ciddi bir çelişki çıkmaktadır. O zaman neden istediğimiz yaşamla çelişiyoruz sorusuna cevap vermek zorundayız. Abdullah Öcalan, “Sosyal yaşamın ne olduğunu bilmiyoruz. Bilseydik, hegemonik sistemler altında lime lime edilen sosyal yaşamımızın amansız savunucuları olurduk. Sosyal yaşamda bilgelik değil cehalet egemendir. Zaten hegemonik yaşamın karşı kutbunda cahilce yaşam geçerlidir. Toplumsal yaşamların üstünde cehalet perdeleri gerilmeden hegemonik sistemler sürdürülemez” demektedir. Günümüzün temel cehaleti istemlerimizin dışardan, başka güçler tarafından gerçekleştirileceğini düşünmektir. Sanki adeta sihirli bir değnek ile yaşam güzelleştirilecek, beklentide olduğumuz yaşamı sunacak hayalperestliği ile yaşanmaktadır. Bundan dolayı günümüzün insanlığı en çok hayal kırıklığını bu dönemde yaşamaktadır. Kendinden başka herkesten bekleyen pozisyonuna gelmek insanlık açısından gelinebilecek en geri düzeyi ifade eder. Sınırsız düşünce ve uygulama yeteneğine sahip olan insanlığın bu yeteneği nasıl köreldi?
Tanrısallık algısı ve egemenlik ilişkisi
Mitoloji, din, felsefe ve bilim bundan beş bin yıl önce yaşadığına inanılan Terzi Hermes’in ‘İnsan ölümlü tanrı, tanrı ölümsüz insandır’ yorumunu doğrular niteliktedir. Öyle ki kutsal kitap Tevrat’ta Tanrı ‘insanı kendi suretimizde, kendimize benzer yaratalım’ diyerek bu gerçekliği doğrular niteliktedir. İnsanda var olan bu tanrısal bilgi nasıl olur da günümüzün cehaletini doğurabilir. Tanrısallık insan hafızasında neyi ifade ediyor: yaratıcılığı, doğruyu, iyiyi, güzel olanı, yüceliği ve asaleti. Daha da genişletebileceğimiz bu tanrısallık algımızı gözden geçirmek gerekmektedir. Yaratan ve yaratılan ilişkisinde kimin kimi yarattığı çelişkili bir tartışma konusu olsa da bu ilişkide sadece bilmek isteyeni değil, bilinmek isteyeni de görmekteyiz. Bu durumda bilen ve bilmeyen kimdir? Varlık olarak Tanrı her şeyi bilen ve yaratandır, ama bu bilgiyi insana da vermiştir. Çünkü bilinmek istemiştir, fakat bilinmek isterken kendisinde olan bilgiyi de vermiştir. Yani insan da bu Tanrıya benzeyecektir. Bilen ve bilinmek isteyen! Bu bölümün devamı “Denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, evcil hayvanlara, sürüngenlere, yeryüzünün tümüne egemen olsun.” şeklinde devam eder. Yani edinilen bilgi ortak yaşamak, paylaşmak, anlaşmak için değildir. Hükmetmek ve egemenliği sağlamak içindir. Bilinmek isteyenin asıl amacı egemenliğinin tanınması ve boyun eğilmesi içindir. Tanrı bir yandan bilinmek isterken diğer yandan kendisiyle şirk koşulmasını, egemenliğinin paylaşılmasını kesinlikle affetmez. Cezalandıran, affetmeyen ve gücünü kesinlikle paylaşmayı kabul etmeyen kıskanç Tanrıların inşa ettiği yeni bir yaşamla tanışır insanlık. Günümüz insan psikolojisine ne kadar çok benziyor. Günümüzde de bilinçli veya bilinçsizce hepimiz anlaşılmak, görülmek, sevilmek ve kabul edilmek istiyoruz.
Erkek tanrıların inşa ettiği yeni yaşam, ana tanrıçaların inşa ettiği yaşama hiçbir şekilde benzememektedir. Ana kucaklayan, ayrıştırmayan, çoğaltan, ortaklaştıran, affeden ve paylaşan özellikleriyle kendi toplumunu inşa ediyor. Doğaya egemen olmak yerine kendisini onun çocuklarından biri olarak görüyor. Erkek Tanrılar ananın inşa ettiği bu toplumu dağıtır ve yerine anaya yabancılaşan toplumsal ilişkiler inşa edilir. Ananın toplumsallığında kutsal olan yaşam ve yaşatmaktır. Yaşamı temsil eden tüm her şey bu kutsallıktan payına düşeni alırken, inşa edilen yeni yaşamda tüm bu kutsallıklar hüküm altında boyun eğdikçe yaşama hakkını kazanacaktır. Ana etrafında şekillenen sosyal yaşam egemenlik saldırısı ile kendine, anaya ve doğaya yabancılaşır. Önderlik yaşanan toplumsal yabancılaşmanın tarihsel ihanet olarak yorumlanabileceğini belirtir.
Öze dönüş ve Havva mitolojisinin sırrı
Kendine yabancılaşmaya başlayan insan sadece insanın düşmanı olmaz, ayrıca onu var eden doğaya karşı da düşmanlaşır. Kendine yabancılaşan insan kendi yaşam kaynaklarını kurutmaya başlar. Doğa ananın çocuklarından biri olan insan, içinde yaşadığı doğanın sonunu getirebilecek kadar anaya, toprağa, kendine ve kardeşleri sayılabilecek diğer tüm canlılara yabancılaşır. Doğanın biyolojik olarak en savunmasız varlığı olan insanın bugün yaşadığı gezegenin sonunu getirebilecek güce ve zihniyete erişmiş olmasının kökeninde efendi/kul-köle ilişkisi yatmaktadır. İnsanlığın geliştirdiği bu yeni ilişki tarzında insanın insan olma yeteneklerinden, özünden koptuğunu günümüzde yaşanan krizlerden yola çıkarak çok daha rahat anlayabiliriz. Yaşadığımız bu aşırı yabancılaşmadan kurtulmanın tek yolu öze dönüşle gerçekleşebilir. Öz olan nedir? İnsanın özü nedir? İnsan açısından öze dönmek neyi ifade ediyor? Öze dönülmeli ile kast edilen ve bizim bundan anladığımız nedir? Öz tanrısal olan mıdır? Tanrısal olanın açık açık egemenlik olduğunu belirtiliyorsa insanın doğruya, iyiye ve güzele olan özlemi hangi özden geliyor? Tüm dağıtılmış toplumsal ilişkilere rağmen insanlığın en ortak yanı doğru, iyi ve güzel olanı istemesidir. Birbirine egemen olmak, tahakküm altına almak en dağıtılmış toplumlarda bile doğruyu temsil etmez. Yine boyun eğmenin güzel olan hiçbir yanı yoktur. Bu her zaman ve mekanda insanlığın utanç duygusunu derinleştiren ilişki biçimi olmuştur.
İnsanın yaratılış öyküsü olan Adem ile Havva mitolojisi tüm bu ilişkileri açıklayan sırlarla doludur. İnsanın ancak anayla insan olabileceği gerçeği tüm yöntemlerde kabul edilmiştir. Bazıları gizli mesaj gibidir, bazıları açık açık anasız bir yaşamın gelişemeyeceğini belirtmektedir. Bu anlamda ilk insan olan Adem’in kaburgasından yaratılan Havva Ana’yı daha derinlikli incelemek gerekmektedir. Başta ‘neden Havva ile Adem değil de Adem ile Havva’ sorusu dikkat çekicidir. İlk insan Adem’di ama bilgiye ulaşan Havva’ydı. Bilgi ananın inşa ettiği toplumun kutsal sembolleri ile Havva’ya verilmişti. Dikkat edersek Tanrı ilk insanlara cenneti verir ama bilgiyi vermez, bilgi Tanrının cennetinde bile ananın gücüyle insanlığa ulaşır.
Madem ilk insan Adem’di neden bilgiye ilk ulaşan Havva Kadın oldu? Kadının, ağacın ve yılanın Adem’den farklı olan ortak yanı ana-toplumun yaşam sembolleri olmalarıdır. Karşımızda sadece Adem’e baş eğen kadın figürü değil, Tanrıya başkaldıran, bilgiyi anadan devralan, aldığı bilgiyi Adem’le paylaşmakta sakınca görmeyen, egemenliği tanımayan kadının bilgisini de bu mitte görürüz. Tanrının cennetinde yaşamanın tek koşulu bilgisiz yaşamaktır. Bilgiye ulaşmak lanetlenmeyi ve cennetten kovulmayı kendisiyle beraber getirir. Tanrının yarattığı kusursuz cennette yaşamak ancak cehalet ile mümkündür. Tanrı cennetteki kusursuzluğunu neden cehalete dayandırdı, Havva neden kıskanç Tanrılar gibi edindiği bilgiyi kendisine saklamayıp Adem ile paylaştı? Adem ile Havva miti bize öz’ün tanrısal olanın egemenliğine ulaşmak olmadığını, her koşul altında kendinde olan bilgiye ulaşmanın yol ve yöntemini bulmak olduğunu ama bu sürecin çok sancılı ve zorlu olduğunu da anlatmaktadır. Bu mitte baş eğmeyi-baş kaldırmayı, inkârı-var olmayı, cehaleti-bilgiyi, egemenliği-paylaşımı, ananın öncülüğünü ve yenilmişliğini de görürüz.
İlk toplumsal ilişkilerin kadın etrafında geliştiğini tüm tarihsel bulgular gösterirken, din ve mitoloji anlatımları bunları kanıtlar gibidir. Tıpkı ilk bilgiye ulaşan ve onu paylaşanın kadın olduğunu anlatması gibi. Tanrıyı öfkelendiren herhangi bir insanlık suçu değildir. Tanrı öfkelidir, yalan, hırsızlık, ahlaksızlık, öldürme, kısaca toplumun ayıp saydığı, yadırgadığı bir suç değildir. Ortada tek bir suç vardır kendinden agah olma, kendini bilmektir. Havva’nın affedilmeyen tek suçu tanrının ondan gizlediği insanı insan yapan bilgiye yani kendi farkına varmış olmasıdır. Bu da lanetlenmesi için yeterli görülmüştür. Peki tanrılar kendi farkında olan insanı neden cezalandırıyor? Prometheus da aynı nedenden dolayı cezalandırılmıştır, tanrılardan ateşi çalıp insanlığa vermiştir. Gelenek günümüze kadar böyle devam etmiştir, lanetlenen tanrıçalar, zehir içmek zorunda kalan filozoflar, çarmıha gerilen ve öldürülen peygamberler, derisi yüzülen, kafası kesilen alim ve derwêşler, yakılan ve işkence gören cadılar ve bilim insanları, geçmişin ve günümüzün devrimcileri… Yaşamın, bilginin, üretimin, ilişkilerin, keşfedilenlerin, emeğin tüm her şeyin paylaşılarak kendi farkına varılabileceğine olan inanç neden bu kadar tehlikeli ve affedilmez olarak görülüyordu? Neden kendini bilmek, kendini kendindeki özle doğurmak tanrısal hegemonyayı bu kadar öfkelendiriyor ve bunu ölümlerden ölüm beğenilecek bir suç olarak görüyordu?
Kendini kendinden doğurmak
Abdullah Öcalan, “Adım Abdullah, yani Allah’ın kulu; ama kul olmayı tam yüreğime oturtmamakla birlikte, saygılı olmanın, dolayısıyla o tanrısal güçler ne kadar üzerime gelirlerse gelsinler, özgür insanı savunmanın büyük erdem olduğuna kendimi inandırmıştım.” değerlendirmesi ile kendini kendindeki öz ile doğurmanın zorluklarını anlatır. Kendi kendini doğurabilmek için kendilerini tanrısal ilan edenlerin inşa ettiklerini kendinde öldürerek doğuşlarını gerçekleştirir. Kendisiyle olan mücadelesinde de açığa çıkan öz’ün tanrısal olana ulaşmak değil, kendini tanrısallaştıran karşısında kendini bilmektir. Yaşadığımız yabancılaşmanın kökeninde yatan, ‘kendini bilme’yi tanrısal olana ulaşma yanılgımız yatar. Öz tanrısal olana ulaşmak olarak anlaşıldığı sürece yabancılaşma derinleşir, insan ilişkilerindeki tahakküm boyun eğenlerle devam eder, boyun eğilmediğinde hakim olan diğerini yok etmeyi kendinde hak olarak görür. Bu düşünceden sosyal ilişkilerin doğmadığını yaşadığımız çağdan biliyoruz.
Sosyal ilişkilerin gelişebilmesi için sosyalist kişiliğe ihtiyaç vardır. Sosyalist kişilik ise inanç ve isteklerinin başkaları tarafından gerçekleştirileceğini düşünemez. Böyle düşünmek içinde yaşadığımız modernitenin kişiliklerimizde yarattığı bireycilikle alakalıdır. İnsan varlık olarak yaratıcı, inşa edebilecek, geliştirebilecek, dönüştürebilecek güce sahiptir. İnandıklarını kendi yaşamında inşa edemeyenlerin ilişkilerinde ya egemenlik ya da boyun eğmişlik vardır. Kendi sosyal ilişkilerimizi gözden geçirdiğimizde birçok kez düşünce ile eylem arasında çelişki ve kopukluk olduğunu görürüz.
İnsan düşündüğü ve inandığı gibi yaşar. Eğer düşündüğümüz ve inandığımız gibi yaşamıyorsak demek ki inandığımız gibi düşünmüyoruzdur. Düşünce inanca, inanç eyleme dönüşür. Eylemlerimiz kesinlikle inanç ve düşüncelerimiz ile bağlantılıdır. İstediğimiz gibi sonuç alamıyorsak bunun nedenini sosyalistçe düşünmemekte aramamız gerekir. Düşünce ve eylem arasındaki çelişkili pratiğimizi Abdullah Öcalan “Kapitalist modernitenin sırtta lanetli bir elbise gibi duran fikri, zikri ve eylemi birbirinden ayırma anlayışını mutlaka terk etmek, aşmak gerekir. Fikir-zikir-eylem birbirinden asla ayrılmayan, hakikatin hep sırtta tutulması, bütünlük içinde giyilmesi ve yaşanması gereken yücelik nişaneleridir. Üçünü bir arada nasıl yaşamalı, ne yapmalı ve nereden başlamalı sorularına verilen yanıtlar temelinde temsil edemeyen kimse hakikat savaşına çıkmamalıdır. Hakikat savaşı kapitalist modernite çarpıtmasını kabul etmez, onunla yaşayamaz. Özcesi, akademik kadro beyindir, örgüttür ve bedende (toplumda) kılcal damarlarla yayılandır. Gerçek bütündür. Hakikat ifade edilen bütünsel gerçektir. Kadro örgütlenmiş ve eylemsel kılınmış hakikattir.” şeklinde değerlendirir. Doğru söz doğru pratiği açığa çıkarmıyorsa, söz ya zamansız ve mekansızdır ya da doğru değildir. Zamanı ve mekanı gelmeyen söz, doğruluğunu kaybeder. Bu anlamda sosyalist kişiliği kendimizde inşa etmede hepimizin yaşadığı temel sıkıntılardan biri de doğruyu söylemek ile doğruyu yaşamanın aynı şey olduğunu sanmamızdır. Bu anlamda sözümüz ne kadar örgütlü, düşüncemiz ne kadar tarihsel-sosyoloji kapsamındadır, ne kadar buna göre oluşuyoruz?
Önderlik ile aramızdaki en temel fark söze göre oluşmaktır. Dikkat edersek Önderliğin düşünce tarzında diyalektik bir tarz olan ‘çelişki’ vardır, çelişkiyi çözümleyerek paylaşmak ve ona göre kendini oluşturmak vardır. Çocukluktan itibaren böyle gelişmiştir. Çocukken anneye sığınan, istemlerini anneye yaptıran, arkadaş ortamında arkadaşlarına göre şekillenmeye çalışan, benzeme çabası gösteren, büyüdüğümüzde alışagelen neyse, herkes nasıl yapıyorsa öyle yapan alışkanlıklarımız vardır. Abdullah Öcalan’da böyle bir gelişim seyri yoktur. İlk kavgasında yediği dayak sonucu anneye sığınmaya çalıştığında annenin refleksinden kendi ayakları üzerinde durması gerektiğini öğrenir. Güçsüzlüğünü fark ettiğinde kendi arkadaşlıklarını geliştirerek ilk örgütlenme eylemini geliştirir. Yaşamı güzelleştirmenin, yaptığı keşifleri arkadaşları ile paylaşmaktan geçtiğini öğrenir. Avladığı kuşları, oynadığı oyunları, öğrendiği bilgileri, mücadelenin gerekliliğini, kendisindeki tüm keşifleri paylaşmaktan büyük zevk alarak oluşumunu gerçekleştirmektedir.
Abdullah Öcalan çocuklukta oluşan bu özelliğin kendisinde oluşturduğu ahlaki ilkeyi “Öğrendiğin şey zor ve önemlidir, o halde mutlaka paylaş! Belli ki, burada ciddi bir ahlaki ilke ile tanışmış oluyordum.” şeklinde dile getirir. Kadınla ilişkiler çocukluğundan itibaren içinde büyüyen yaradır. Ablasının, arkadaşlarının gidişini kabul edemez, böyle evden başka bir erkeğe bir eşya gibi verilmesini anlamlı bulmaz. Çocukken kafasını işgal eden bu soruya verdiği cevap kadın ordulaşması ve kadının özgün örgütlülüğünü geliştirmesidir. Çelişkiler cevapsız değildir. Çelişkisiz bir yaşam mümkün olmadığı gibi cevapsız bir yaşam da mümkün değildir. Bu gelişim diyalektiktir. Bir sorunu çözüp yeni bir tanesine geçiyor. Hiçbir çelişkisini kendine saklamadan neden zorlandığını, nasıl yoğunlaştığını ve nasıl aştığını sadece bizlerle değil tüm dünya ile paylaşmayı esas aldı. Bu anlamda Tanrısal olanın egemenlikten değil paylaşımdan geçtiğini dört duvar arasında oluşturduğu felsefe komünü ile bir kez daha göstermiştir.
“İlle benim bir tanımım yapılacaksa, şöyle denilebilir: Ne lafla yanıltan, ne hamallıkla yani ucuz pratikle kendini kandıran, bilimsel olabildiği kadar, iradeli de olabilen, söylediği kadar yapabilen, bunu sorumlu bir savaşımla da oldukça kanıtlayabilen biçiminde bir tanımlama getirilebilir. Başka türlü ben insanlık karşısında ne olabilirim? Bitirilmiş, yitirilmiş halk gerçekliği karşısında bitmeyen, yitirilmeyen bir iddia, yasayabilme iddiası… Bu konuda özgür savaşan, olağanüstü çalışan, düşünce kadar pratik sergileyen biriyim.”
Yaşamına baktığımızda çok yoğun çelişkiler yaşadığını görebileceğimizi belirtirken bu çelişkilerin kaynağı sosyal ilişkilerdir. Kendi öz değerlerinden kopmuş, bitik ve yitik bir toplumun bir bireyi olarak yaşadığı derin çelişkilerdir ve bu toplumun kendisini bitirmemesi, yenilgiye uğratmaması için verdiği mücadeledir. Kendini oluşturdukça toplumunu da oluşturma gücünü göstermiştir. Bu oluşumun temel özelliği ise hiçbir zaman sözle eylemin birbiriyle çelişmemiş olmasıdır.
Sosyalist olmanın gereğini bir kez daha dönüp kendimize sormamız gerekir, gerçekten anlamıyor muyuz yoksa uygulamanın zorluklarını mı kaldırmıyoruz. Çünkü sosyalist olmak, doğruyu, iyiyi ve güzeli yaşamak, düşündüğümüz gibi bir yerlerde olan bir yaşamı keşfedip o yaşama dahil olmak değildir. Sosyalist olmak kendindeki geriliklerle, egemen olma isteği ile, bir yerlere dayanma-sığınma yaklaşımlarıyla mücadele ederek güzelleşmeyi bilmektir. Eğer yaşamımızda doğrunun, iyinin ve güzelin eksikliğini hissediyorsak bunun temel nedenlerinden biri kendimizde eksik ve yetersiz yaşadığımız içindir.
Anasız ve efendisiz yaşamaya cüret etmek
Çocukluk hayallerine ihanet etmeyerek sosyalist ideolojiyi geliştirip mücadelesini başlattığı dönem faşizmin tüm özgürlükleri nefessiz bıraktığı bir zamana denk gelir. Kürt halkının kendi varlığı ile bağı kopmuş, kimliği utanç kaynağına dönüşmüştür. Bir tavuk için kavga etmekten çekinmeyen Kürt kişiliği egemenler karşısında ses çıkaramayacak kadar boyun eğmiş, kendinden utanmış, başkalarına özenerek var olmaya çalışmıştır. Ezilmişliğine duyduğu öfkesi onu ezenlere değil kendisi gibi ezilen kendi toplumuna dönmüştür. Kendine ait yaşanacak bir yaşamı kalmamıştır. Toplum parçalanmış, egemenler ve zalimler karşısında öz bilincini yitirmiş, başkalaşmış, kendi kendini doğuran ve geliştiren değil, inkar eder hale gelmiştir. Analar çocuklarını koruyabilmek için biraz ‘tanrıça artığı’ olan bilgileriyle ama daha fazla boyun eğmişlikleriyle çocuklarına en iyi nasıl kul olunur, nasıl boyun eğilir üzerinden yaşam sunmanın ötesine geçememişlerdir. Baş kaldırmayı öğretecekleri çocuklarının başlarının kısa süre sonra bedenlerinin üzerinde olmayacağı korkusu ile iyice ezilip büzülmüşlerdir. Abdullah Öcalan tam da böylesi bir süreçte ilk doğumunu gerçekleştirir ve bu doğuşu anasız ve efendisiz yaşamaya cüret etmek olarak değerlendirir. “Umut bağladığın anan bile olsa, eğer sana hiçbir şey sunacak durumda değilse, birey olarak öz gücüne güvenmekten çekinmeyeceksin. Sağa sola, güdülere teslim olmayacaksın. Eğer ortada yaşanacak bir durum yoksa, bil ki insan olarak en iyiyi, doğruyu ve güzeli inşa edecek aklı ve iradeyi sergileyebilecek güçtesin!” der.
‘Anasız ve efendisiz yaşamaya cüret etme’nin ne demek olduğunu anlayabilmemiz için kendi yaşadıklarımızı sorgulamamız gerekir. Özgürlük Hareketi’ne yaşadığımız çelişkiler ve arayışlar sonucunda katılım gerçekleştirdik. Fakat hepimiz gelirken aradığımızı bulma temelinde geldik, aradığını yaratmak, geliştirmek düşüncemizde yoktu. Her şeyi Özgürlük Hareketi’nden bekleyen yaklaşımı sıkça eleştirdi ve büyümemekte ısrar olarak değerlendirdi. Birçok kez ‘önünüze koyduğumuz yemeği yemeyi bile bilmiyorsunuz’ diyerek eleştirdi. Ne kendimizdeki bir yerlere dayanma hastalığını biliyorduk ne de kendimizi kendi bilgimizden doğurmamız gerektiğini. Zorlandığımızda bulduğumuz sığınaklarımızda anlaşılmayı sosyalist ilişki sanıyorduk. Rahatsız olmadığımız sosyal ilişkilerimizde bu kadarını görüp öğrenmiştik. Sığınacak bir yerimiz olmadığında ise sorunu tespit etme olarak başvurduğumuz şey şikayet olmuştur.
İnsan sosyal bir varlık olarak anlama kabiliyetine sahipken, yapılanın anlamaktan çok anlaşılmak isteği olduğunu kendi ruh hallerimizden, duygu dünyalarımızdan biliyoruz. Anlaşıldığımızı hissettiğimiz oranda canlı, akışkan ve moralliyiz, çevremizin bizi anlamadığını düşündüğümüzde ise tam tersi özgüvenini kaybeden, nasıl ilişkileneceğini bilmeyen, ezilen-büzülen, kızan, öfkelenen tüm bu negatif hallerimizden de çevreyi sorumlu gören duygu yoğunluğunu yaşarız. Haksızlığa uğradığımızı düşünerek iyice nefessiz kalırız ve bunun en doğal insanlık duygusu olduğunu sanırız. Oysa tüm bu duygular egemenlerin kişiliğimizde inşa ettiği efendili yaşamanın hastalıklarıdır. Sömürge toplumların bireyleri incelendiğinde tüm bu ortak özellikleri görmek mümkündür. Hepimiz kendimizden biliriz ki anlaşılmak güzel ve insani bir duygudur, fakat anlaşılır olabilmek için anlama gücü önceliklidir. Anlama gücü olan başta kendini anlaşılır kılan ve haksızlığın önünü almasını bilendir. Kendimizde bu bilgiye ulaşmadığımız için şikayetçiliğin egemenlerle ve efendili yaşamlarla bağını kuramayız. Şikayetçilik kaynağını kendini çözüm gücü, iradesi olarak görmemekten alır. Sorunların çözümü için sürekli havale edileceği başka merkezler aranır. Yaşanan bu duygunun kulluk ile ilişkisini, kendine efendi aramakla olan bağını görmek gerekir.
Özgürlük Hareketi demek özgür yaşam, irade ve kişilik demektir. Aradıklarımızı bulacağımız değil, kendimizde yaratacağımız bir yerdir. Abdulah Öcalan hiçbir zaman kendini gerçekleştirmek çok zor olduğu için yapamadım demedi. Hiçbir zaman anlaşıldığım için güçlü mücadele yürüttüm demedi, hiçbir zaman sorunlar var, haksızlığa uğruyoruz, üzerimize çok geliyorlar diyerek başkalarına sığınmadı. Çalışma imkânı olmadığı için yapamadım da demedi. Devletin elinde esirken, dört duvar arasında yapacağım bir şey kalmadı demedi. Devletin gözünün önünde inandığı felsefe komününü inşa etti. Her zaman, var olan tüm sorunlar daha güçlü mücadele gerekçesi olmuş ve en ağır saldırılar karşısında verdiği cevap kendini kendinden doğurmak olmuştur. Çocukluğundan itibaren karşılaştığı her sorunu çözmek için yol ve yöntem aramıştır. Çocukluk kavgalarından günümüze kadar tespit ettiği tüm sorunların çözümünü oluşturmayı bir sanat haline getirmiştir. Bu konuda gösterdiği iradeyle milyonları etkileme gücünü göstermiştir.
Abdullah Öcalan 1985 yılında, sanki bugünü görüyormuş gibi bu sorunu aştırmak için şu değerlendirmeleri yapar: “Bu arkadaşlarımız çok daha kötü durumlarla karşılaştıklarında, partiyi temsil gücünü acaba ne kadar göstereceklerdir. Karşılarına daha tehlikeli bir subjektif irade sahibi çıkıp, işleri sarpa sarmaya ahdettiğinde, o bizim yaman örgüt sahiplerimiz acaba yine ‘Ali’ye mi haber vereceklerdir. Ama bu arkadaşlarımız bilmelidirler ki ‘Ali’ her zaman için yoktur. Bugün çağdaş teknoloji bizi en kısa zamanda kulak-kulağa getirebiliyor. Ama yarın bu imkan da olmayabilir ve biz yıllarca birbirimizden uzak düşebiliriz. O zaman da bir şikayet kutusu mu aranacaktır? Kendi yaratıcı düşüncemizi ve örgüt gücümüzü konuşturacak mıyız?” Bu sorular aynı zamanda kendi öz irademizi açığa çıkarmayışımıza karşı gerçekleştirilen ciddi eleştirilerdir. Biz sorunlar karşısında yaşadığımız zorlanmaların anlaşılmasını beklerken, kendisi yaşanan sorunu anlamakla ve onun karşısında örgütlenmekle ilgilenir. Çözümlemelerinde sık sık benden daha zayıf, zavallı kimse yoktu belirlemesini yapar. Nasıl güçlendi, nasıl milyonları kendisiyle beraber yürütmeyi bildi? Hastalıkları tespit etti ve ameliyat masasına yatırmaktan çekinmedi. Kedisiyle ve toplumuyla yüzleşmekten korkmadı, gördüğü çirkinlikler sadece güzelleşmenin gerekçesi oldu. Tavuk-civciv ilişkisinin bile var olan sosyal ilişkiden daha güçlü olduğunu dile getiren çocuk yüreği yoldaşlarının alnını yıldızlara değdirebilecek yüceliği yaratacak yeni sosyal yaşam ve yeni sosyalist insanı yaratma cesaretiyle yücelebileceğimiz bilincini sürekli aktardı.
“Anlamak iyidir. Anlamak yaşamak için başlangıçtır. Sosyal varlık, ancak sosyal gerçekliği anlamakla başlatılabilir, yaşanabilir. Bu konuda büyük bir yoksunluk, bilinçsizlik yaşanıyor. Onu gidermeye çalışıyoruz. Ayıp olan, sanki hiçbir şey yokmuş̧ gibi, kendini sorumsuz, çözümsüz bırakmaktır. Doğru olan, bütün ayıplardan kurtulmak, gerçeğini çözmek, anlamak kadar; onun dönüşümüne, hem de büyük bir tutkuyla, güç̧ yetirmektir. Bu, bizde yaşamın kördüğümünden çözüme geçmektir. Sosyal yaşamda ilerlemektir.”
Sosyalist kişiliğin inşası ve hakikat savaşı
Özgürlük Hareketi’nin öncüler olarak kendimizi değerlendirirken yaşadığımız kördüğümlerimizi çözümleyip aşmadığımız sürece Abdullah Öcalan ile aramızdaki mesafeyi kapatamayacağımızı bilmemiz gerekir. Sömürge bir halkın da ötesinde yarım asır varlık mücadelesi veren bir halkın çocukları olarak geçirdiğimiz hastalıkları görmezden gelmek daha fazla hastalanmamıza neden olur. Unutmamak gerekir ki bizler sosyal ilişkilerin güçlü olduğu bir toplum gerçekliğinden gelmiyoruz. Çağımızın hastalığı bireycilikten herkes payına düşenden fazlasını almıştır. Toplumun ortak ve komünal değerleri bir özlem olarak toplumu ayakta tutmaya yetmeyecektir. Yaşadığımız toplum gerçekliğine ortaklık ve dayanışmadan çok bireyciliğin hakim olduğunu biliyoruz.
Kapitalist sistem ve onun liberal ideolojisi kanserli hücre gibi toplumun tüm alanlarına yayıldıkça sosyal ilişkiler her zamankinden daha fazla hastalıklı bir hal almaktadır. Eskinin feodal ölçüleriyle birbirine bağlanan aile içerisinde bile tüm bağlar çözülmekte, aile içi şiddet, tecavüz, ölüm tüm dünyanın olağan ve sıradan haberlerine dönüşmüştür. Toplumu birbirine bağlayan ortak değerler tek tek çözülürken toplum zihniyeti ‘BEN’ ile deformasyona uğramaktadır. Ahlaki değerlerin çöküş yaşadığı bir çağda yaşıyoruz, bu çağa her ne kadar bilim ve teknoloji çağı denilse de özünde insanın insan olmaktan uzaklaştığı, sosyal ilişki yoğunluğunu kaybettiği, sosyal ilişkileri sadece kendisini mutlu etmek için aradığı, sorumsuz, duyarsız, algıları körelmiş, hissiyat ve sezgisellikten uzaklaşmış, bütün anlam gücü bireyciliğini yaşatmak için şekillenmiş, estetikten uzak giderek çirkinleşen kişilikler inşa edilmektedir. Sorunsuz tek bir alan bırakılmamıştır. Tüm bu sorunlar umutsuzluğun, pes etmenin, vazgeçmenin gerekçesi olamaz. Abdullah Öcalan’ın tarz ve temposuna baktığımızda tam da böylesi anları özgürlük gerekçesi yaparak hamlesel çıkışlar yaptığını görüyoruz. Aslında tüm bu sorunlar insanlığın kendisini yeniden doğurmasını ve inşa etmesini gerekli kılmaktadır. Herkesin kendisinden başlaması, diğeri için göstermiş olduğu sorumluluğu ifade eder. Tıpkı Abdullah Öcalan’da olduğu gibi.
Egemen-boyun eğen ilişkilerinin yarattığı tüm bu patolojik durumları aşmak için nereden başlamalı sorusuna Abdullah Öcalan’ın başladığı yerden başlamalı demek en doğrusudur. Anasız ve efendisiz yaşamaya cüret etmekten başlamak gerekir. Efendiler kul-köleleri, kul-köleler de efendileri inşa ederler. Efendi ve kulların olduğu yerde sosyal ilişkiler gelişmez dolayısıyla sosyalist ilişkiler de gelişmez. Yaşamımızda sosyalist ilişkilerin zayıf olduğunu düşünüyorsak bunun nedeni kendimizde sosyalist zihniyeti yaratamadığımız içindir. Kendisinde sosyalist düşünceyi inşa edenler çevresinde de sosyalist yaşamı geliştirebilirler. Bizler yaşadığımız mekanda sorunlar olduğu için sosyalist yaşamı inşa etmekte yetersiz kaldığımızı belirtirken, Abdullah Öcalan en sosyalistleşmeyeceği düşünülenleri bile sosyalist yaşama çekmektedir. Nasıl yaşamalı sorusuna verebileceğimiz en temel cevap hayallerimiz önündeki tek engel olan kendi kişiliğimizi aşmakla gerçekleşir. Abdullah Öcalan sosyalist bir yaşamı nasıl inşa edeceğini anlatırken yapamadıklarımızı “Görülüyor ki, özlemlerin ve umutların sınırı olmadığı gibi, gerçekleştirilmesi için bireyin kendisinden başka önünde ciddi bir engel de yoktur. Yeter ki biraz toplumsal namus, biraz da aşk ve akıl olsun!”[8]der.
Kendindeki tüm engelleri aşarak kendini yaratıcı bir güce dönüştürürken tanrısallığı değil, ana-kadının özellikleri ile paylaşımı esas almıştır. Ne tanrısal güçteki egemenliğe ne de bu güç karşısındaki boyun eğmişliğe tenezzül etmiştir. Yaşamın sırrının paylaşmaktan, ortaklaşmaktan, çeşitlenerek zenginleşmekten, doğruyu, iyiyi ve güzeli yaşamak için büyük emek vermekten geçtiğini bilerek kendi yaratımını gerçekleştirmiştir. Sosyalistçe oluşumun kolay olacağını sanmak kendini kandırmaktan başka bir şey değildir ki hiçbir anı kolay geçmemiş her anı nefes nefese mücadeleyle oluşmuştur. Kendini tanrısal ilan eden hegemonyanın gazabı sürekli üzerinde olmuş, Tanrıçanın mirasını devralan oğulun yaşamını bin bir acılarla doldurmuştur. Nihayetinde Abdullah Öcalan şahsında kazanan özgür insan, özgür toplum ve özgür yaşam olmuştur. Bu oluşum sürecini yine şöyle ifade etmektedir: “Kendimi sadece dönem dönem yeniden yaratırken değil, günümüze doğru neredeyse her an yeniden yaratmaya çalışırken, bu gerçeklikten ve onun hakikat olarak ifadesinden hareket ettim. Böylelikle kendimi özgür olarak toplumsallaştırdım, demokratik ulus kılarak (Kürt) somutlaştırdım, demokratik modernite olarak tüm insanlığa, mazlum Ortadoğu halklarına ve bireylerine sundum.”
Kaynak: Özgür Halk Dergisi Abdullah Öcalan Sosyal Bilim Akademisi Yazıları

