HABER MERKEZİ – Berfin Güneşin kaleminden;
Paris Katliamları: Yas, Direniş ve Hafıza
Bazı şehirler vardır; kendilerini özgürlüğün, aklın ve estetiğin başkenti olarak sunarlar. Paris, bu şehirlerin en iddialısıdır. Aydınlanma Çağı’nın, büyük devrimlerin ve sanat akımlarının beşiği olarak bilinir; bir anlamda modern Batı uygarlığının doğduğu yer olarak anlatılır. Ancak bu anlatı, hikâyenin yalnızca bir yanını öne çıkarır. Çünkü Paris, aynı zamanda sürgünlerin, komploların, istihbarat oyunlarının ve siyasi cinayetlerin de şehridir. Bu şehrin görünmez katmanlarında yalnızca resmî tarihlerin izleri değil, bastırılmış şiddetin, inkâr edilen deneyimlerin ve örtbas edilmiş gerçeklerin izleri de saklıdır.
‘Öteki’ ilan edilenlerin şehri
Aslında bu ikilik yalnızca Paris’e özgü değildir; modern ulus‐devletlerin inşa ettiği her büyük metropolün yapısında kodlanmıştır. Kent, iktidarın en sofistike yüzüyle en vahşi şiddet biçimlerini aynı sahnede sergilediği bir tiyatro gibidir. Paris, bu özelliğiyle akıl, ilerleme ve evrensellik iddiasındaki Batı uygarlığının sembolik merkezi hâline gelir. Bu medeniyet projesi, evrensellik ve akıl söylemleri üzerinden meşruiyet kazanırken, bu söylemin sınırlarını çizen ve onu şiddetle koruyan bir aygıtı da bünyesinde taşır. Şehrin görkemli bulvarları ve anıtları, bu evrenselci iddianın
mimari ifadesidir; ancak aynı bulvarların gölgelerinde, bu iddianın dışında bırakılan, ‘öteki’ ilan edilen ve hedef gösterilenlerin tarihi yazılır. Böylece şehir, kabul edilenler ile dışlananlar, görünenler ile görünmeyenler, hatırlananlar ile unutturulmak istenenler arasındaki ayrımın somut mekânı hâline gelir.
Öldürülen yalnızca yaşamlar değildi
9 Ocak 2013’te Paris’te olan tam da buydu. O gün, 10. Arrondissement’ da sıradan bir sokakta, küçük bir ofiste üç Kürt kadın katledildi: Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez. Bu şiddet zinciri, dokuz yıl sonra, 23 Aralık 2022’de Ahmet Kaya Kürt Kültür Merkezi önünde üç Kürdün daha katledilmesiyle devam etti: Emine Kara (Evîn), Mîr Perwer ve Abdurrahman Kızıl, aynı şehrin aynı karanlık mantığını bir kez daha sahneledi. Resmî dil buna “suikast” dedi; medya “faili meçhul” diye geçiştirdi. Oysa bu kelimelerin hiçbiri olan biteni karşılamaya yetmez. Paris’te öldürülen yalnızca yaşamlar değildi; hedef alınan, kadınların politik alanda söz sahibi olma, tarih yazma, geleceği şekillendirme ve bir halkın özgürlük mücadelesinde özne olma iradesiydi. Failin kimliği sorusu önemli olsa da, asıl cevaplanması gereken çok daha derin sorular vardı: Bu katliam neden işlendi? Hangi düşünce yapısının, hangi iktidar mantığının ürünüydü? Ve en önemlisi, bu şiddet bize bugünün dünyası hakkında ne anlatıyor?
Feminicide; politik bir teşhis
İşte tam bu noktada, Paris katliamlarını anlamlandırmak için “feminicide” (kadın kırımı) kavramı devreye girer. Bu terim, yalnızca kadınların cinsiyetleri nedeniyle öldürülmesini ifade eden “kadın cinayeti”nden farklıdır; teorik ve politik bir ayrım taşır. Latin Amerikalı feministler, bu kavramı devletin cinayetlerdeki yapısal sorumluluğunu ve cezasızlık politikalarını merkeze almak için geliştirmiştir. Feminicide, failin tetiği çeken birey kadar, şiddeti önlemeyen, soruşturmayan ve yasaları uygulamayan devlet aygıtını ve iktidar yapılarını da işaret eder. Paris örneğinde bu kavram, politik cinayetlerin neden “politik bir kadın kırımı” olarak okunması gerektiğini daha iyi anlamayı sağlar. Bu kavram, bireysel gibi görünen cinayetlerin derinlerde işleyen sistematik, yapısal ve tarihsel şiddetin sonucu olduğunu göstermeyi amaçlar. Feminicide bir suç kategorisi değil, politik bir teşhistir. Bize şu soruları sordurur: Devletler, hukuk sistemleri, medya kuruluşları ve toplumsal normlar bu ölümleri nasıl mümkün kılıyor? Bu cinayetler nasıl bireysel trajediler veya “faili meçhuller” olarak kodlanıp yapısal sorumluluktan kaçınıyor? Cezasızlık, bu şiddet rejiminin en güçlü müttefiki hâline nasıl dönüşüyor?
Varlığın denetime alınması
Bu sistemik şiddetin kökleri, kadının tarihsel olarak ilk sömürgeleştirilmesine, ataerkil devletli toplumlara geçişe ve ana tanrıça kültürlerinin yok edilmesine kadar uzanır. Mitolojik anlatılarda tanrıça Tiamat’ın tanrı Marduk tarafından yenilip bedeninin parçalanarak evrenin inşasında ham‐ madde olarak kullanılması, yalnızca bir iktidar mücadelesini değil, ataerkil düzenin kuruluş mitini ve dişil olanın yok edilerek erkek egemen bir dünyanın sembolik inşasını anlatır. Benzer biçimde Zeus’un bilgelik tanrıçası Metis’i yutarak onun bilgisini ele geçirmesi gibi anlatılar da kadının bilgi, beden ve varlığının şiddetle denetim altına alınmasının mitik örnekleridir. Bu hikâyeler, kadının ortadan kaldırılmasının bir düzen yaratma gerekçesiyle meşrulaştırıldığı feminicide mantığının erken örnekleridir.
Temizlik ve düzenleme operasyonu
Ve 17. yüzyıl Avrupası’nda gerçekleşen cadı avları, bu ideolojik temel üzerine inşa edilmiş somut tarihsel süreçlerin en korkunç örnekleridir. Bu avlar basit bir dinsel bağnazlık veya halk çılgınlığı değildi; yükselen kapitalist pazar ekonomisi, merkezi ulus‐devlet ve katı ataerkil aile yapısı için bir “temizlik” ve düzenleme operasyonuydu. Hedef, kadının bağımsız rolünü, şifacı bilgisini, ekonomik özerkliğini ve bedeni üzerindeki otonomisini kırarak onu ataerkil kapitalist düzene tamamen itaat ettirmekti. Cadı avları, eril tahakkümün devlet şiddeti ve toplumsal linç mekanizmalarıyla yeniden uygulanmasıydı.
21. yüzyılın en politik cinayeti
Bugün de aynı mantık işler: İtaat etmeyen, sözünü yükselten, örgütlenen, hafıza taşıyan ve sınırları aşan kadınlar, sistem tarafından tehlikeli bir tehdit olarak işaretlenir. Onların ortadan kaldırılması, devletin ve eril tahakkümün “bekası” adına “meşru”, “elzem” ve en nihayetinde “vazgeçilmez” görülür. Paris’teki katliam, binlerce yıllık bu yapısal şiddet mirasının, 21. yüzyıl liberal demokrasi iddiasındaki bir metropolde aldığı en çıplak ve politik biçimlerinden biridir.
Kaynak: Newaya Jin



