BEHDÎNAN – KJK Yürütme Konseyi üyesi Çiğdem Doğu, Önder Apo’ya yönelik gerçekleşen 15 Şubat Uluslararası Komplo ve Rojava’ya yönelik saldırılara ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
15 Şubat 1999 yılında uluslararası güçler tarafından gerçekleştirilen komplonun Önder Apo, gerilla ve Kürt halkının mücadelesi sayesinde amacına ulaşamadığını dile getiren Çiğdem Doğu, özellikle Halep’te başlayan ve daha sonra Rojava geneline yayılan saldırıların ikinci bir 15 Şubat komplosu olduğunu vurguladı. Saldırıların ardından Kürdistan’ın 4 parçasında, Avrupa’da ve dünyanın her yerinde Kürt halkı ve dostlarının Rojava’yı sahiplenen bir tutum ortaya koyduğunu belirten Çiğdem Doğu, “Halkımızın bu 15 Şubat karanlığını boşa çıkartan, sokakları aydınlığa çeviren, süreci aydınlığa çeviren direnişini de, serhıldanlarını da selamlıyorum. Önderliğin geçtiğimiz sene 27 Şubat’ta yaptığı çağrı aynı zamanda bu karanlığı, Ortadoğu’yu, Kürdistan’ı karanlığa gömmek isteyen komployu tamamen tersine çevirmek isteyen, bunu amaçlayan tarihi bir adım, tarihi bir süreç olarak değerlendirdik” diye konuştu.
KJK Yürütme Konseyi üyesi Çiğdem Doğu’nun gündeme ilişkin değerlendirmeleri şöyle:
15 Şubat 1999 günü Kürt halkı ve Kürt tarihi açısından kara bir gün olarak yaşandı ve hafızalara da böyle işlendi. Bugün de yaşadığımız güncel gelişmeleri değerlendirirken, Suriye’de Kuzey-Doğu Suriye’de, Rojava devrim alanında yaşananlara da baktığımızda 15 Şubat’ın güncellenmiş ikinci bir versiyonunu yaşadık, yaşıyoruz. Hala da devam ettirilmek istenen bir komplo süreci olarak yaşandı. O hafızayı canlandırma, güncelleme gibi bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Bu anlamda tabii ki 15 Şubat 1999 komplosu; öncelikle komplonun yaşandığı günlerde ve yıl içerisinde “Güneşimizi Karartamazsınız” sloganı etrafında geliştirilen fedai eylemler oldu.
Bu büyük fedai eylemler; hem gerilla yapısından, hem halktan, yurtseverlerden, hem dostlardan çok böyle geniş bir kitle, geniş bir çeper olarak Önder Apo’nun etrafında ateşten bir çember haline gelindi. Bu komplonun büyük amaçları vardı, hedefleri vardı. Sadece Kürtlerle ilgili değildi ama Kürtler üzerinden, Önder Apo üzerinden geliştirilmek istenen büyük amaç ve hedefleri vardı. Olumsuz anlamda tabii ki. Halklar aleyhine, Kürt halkı aleyhine bir hedefi vardı. Elbette ki hem Önder Apo’nun büyük direnişi, o dönem ortaya koymuş olduğu tutum ve bununla birlikte fedai şehitlerimiz, bu komplonun hedeflediği amaçların yerine getirilmesini engelledi. Belki bütünüyle ortadan kaldırmadı fakat büyük oranda engelledi. Tabii ki bu anlamda biz fedai şehitlerimize borçluyuz, tabii ki.
KOMPLONUN KARANLIĞINI AYDINLATAN BİR FEDAİ GELENEĞİMİZ VAR
9 Ekim’de Halit Oral arkadaştan başlayarak Viyan Soranlara kadar gelen büyük fedai şehitler geleneği var. 15 Şubat karanlığına karşı kendilerini ateşe çevirerek aydınlatan, bu komplonun karanlığını aydınlatan bir fedai geleneğimiz var. Ben öncelikle bugün, aynı zamanda Viyan Soran arkadaş da Şubat’ın birini ikisine bağlayan gece fedai eylemini yapmıştı. Viyan Soran arkadaş şahsında; yine Zinar Raperîn arkadaş Şubat ayında şehit düşen fedai eylem yapan; yine Mustafa Malçok, Evrim Demir, Müslüm Doğan, 15 Şubat karanlığına karşı eylemlerini gerçekleştiren bu şehit yoldaşlar şahsında tüm fedai şehitlerimizi sevgi, saygı ve minnetle anıyorum. Gerçekten onların anısına cevap olmak, mücadelemizin sürekliliği ve zafer gerekçesi oluyor.
Bu anlamda bu mücadelemiz hep devam etti ve devam edecek. 15 Şubat’ın da yeni bir yıl dönümüne doğru yaklaşırken bu kararlılığımızı da tabii ki yeniden ortaya koymak önemli. Viyan Soran arkadaş da mektuplarında oldukça geniş bir şekilde yazdı, birçok mesajı vardı tabii ki mektuplarında. Fakat en temel mesajı; “Düşman aslında bu karanlığa bizi alıştırmak istiyor, İmralı esaretine alıştırmak istiyor, olağan hâle getirmek istiyor. Ama biz bunu asla kabul etmedik ve etmeyeceğiz.” Bunu kendi bedenini ateşe vererek çok çarpıcı bir biçimde bizlere anlattı, tarihe anlattı ve tarih karşısında böyle güçlü bir tutum ortaya koydu. Biz hep o tutumun tabii ki arkasından yürüdük. Bugün de izinden yürüyeceğimiz yol tabii ki heval diyen ve yüzlerce fedai şehitlerimizin yürüdüğü yol olacaktır.
Ben başta bu karanlığımızı tabii ifade etmek isterim. Ve yine ikinci 15 Şubat olarak tanımladı Önder Apo Halep’te başlayan, Ocak ayında başlayan süreci ikinci 15 Şubat denemesi olarak değerlendirdi, süreç olarak değerlendirdi. Bu vesileyle Ocak ayında Halep’ten başlayarak bir bütün Rojava sahasında, Rojava coğrafyasında ortaya çıkan direnişi de, orada ortaya çıkan büyük şehadetleri, fedai şehadetleri de selamlamak istiyorum. Heval Ziyad ve heval Deniz şahsında, heval Haşim şahsında bir bütün şehitlerimizi, Rojava şehitlerimizi selamlıyorum. Tabii ki bu şehitler de aynı zamanda 15 Şubat komplosunun ikinci versiyonunu boşa çıkartan şehadetler olmuştur. Anlamları çok büyüktür, verdiği mesajlar çok büyüktür. Aynı zamanda Rojava şehitlerimizi de, Ocak ayında şehit düşen tüm şehitlerimizi de saygı ve sevgiyle, minnetle anıyorum.
KÜRDİSTAN HALKI HİÇ DURMADAN BÜYÜK BİR DİRENİŞ ORTAYA KOYDU
15 Şubat komplosunun boşa çıkarılmasında, bir, Önder Apo’nun duruşu, onun direniş gerçekliği ve ortaya konmuş olduğu tutum. İki, fedai şehitlerimiz, üç, halkımızın bıkmadan, usanmadan; soğuk, sıcak, zorluk, açlık, susuzluk demeden her yerde, Kürdistan’ın dört parçasından tutalım, Avrupa’da, dünyanın değişik yerlerinde, coğrafyalarında nerede yaşıyorsa Kürt halkı ve dostları, bıkıp usanmadan büyük bir tutum ortaya koydu. Bu 15 Şubat 1999’da da böyle oldu, Ocak ayında Halep süreciyle başlayan süreçte de böyle oldu. Hiç durmadan sokakta oldu halkımız, hiç durmadan büyük bir direniş ortaya koydu. Ben aynı zamanda halkımızın bu 15 Şubat karanlığını boşa çıkartan, sokakları aydınlığa çeviren, süreci aydınlığa çeviren direnişini de, serhıldanlarını da selamlıyorum. Gençliğin, kadınların öncülüğünde ortaya çıkan bu tutumları, bu protestoları, bu serhıldanları selamlıyorum.
Şimdi tabii ki bunları değerlendirmeden bir süreç değerlendirmesi yapmak, bunları ortaya koymadan bir 27 Şubat gerçekliğini ortaya koymak mümkün olmuyor. Çünkü bir 15 Şubat gerçekliği var, dayatılan uluslararası güçlerin, bölgesel güçlerin, sömürgeci güçlerin dayatmış olduğu bir gerçeklik var. Burada Kürt’ün tamamen inkâr edilmesi, imha temelinde tamamen ortadan kaldırılması gibi bir gerçeklik söz konusuydu. Buna karşı 27 yıl boyunca Önder Apo’nun İmralı’da ortaya koymuş olduğu bir direniş gerçekliği var. Bu direniş, bir bütün Kürdistan’ın direniş hâlinde olmasını beraberinde getirdi. Bir bütün dağlarımızın gerilla şahsında direniş hâlinde olmasını beraberinde getirdi. Bu aynı zamanda bir bütün halkımızın 4 parça Kürdistan’da ve diasporada, Avrupa’da veyahut dünyanın başka yerlerinde yaşayan halkımızın sürekli bir direniş hâlinde olmasını beraberinde getirdi. Böyle bir gerçeklik söz konusu.
Dolayısıyla 27 Şubat’ta Önder Apo’nun barış ve demokratik toplum çağrısı temelinde ifade ettiği, tanımladığı bu çağrı; elbette ki bu kadar yıl boyunca ortaya çıkan direnişin toplamı olarak kendisini ifadelendirdi, ortaya koydu. Bu nedenle tabii ki 27 Şubat’ı da aynı zamanda bu karanlığı, bu artık Ortadoğu’yu, Kürdistan’ı karanlığa gömmek isteyen komployu tamamen tersine çeviren, çevirmek isteyen, bunu amaçlayan tarihi bir adım, tarihi bir süreç olarak değerlendirdik. 27 Şubat artık birinci yıl dönümünde tamamlayacak. Bu vesileyle tabii ki aynı zamanda Önder Apo’nun da ortaya koymuş olduğu bu direniş tutumunu da, aynı zamanda demokratik toplum çağrısını da bu temelde selamlıyorum. Bu süreç aynı zamanda hem Kuzeydoğu Suriye’de hem Türkiye’de ilerleyen bir süreç. Tabii ki eleştirilerimiz var, eksiklikler çok fazla. Türkiye devleti açısından, Türkiye devleti içerisinde ortaya çıkan farklı farklı yaklaşımlar var. Hükümet açısından ortaya çıkan tutumlar var.
KOMPLOCU GÜÇLER KÜRT HALKI ÜZERİNDEN 3. DÜNYA SAVAŞINI KÖRÜKLEMEK İSTEDİ
Bazı yanlarıyla olumlu olarak değerlendirilen tutumlar olabilir ama önemli oranda negatif bir tutum olarak da özellikle Ocak ayı içerisinde, geçen Ocak ayı içerisinde çok olumsuz bir biçimde de yansıdı. Özellikle de Halep savaşı ve ardından Rojava’ya kadar dayanan bir savaş olarak da ortaya çıktı. Bir bütün olarak bunlara da baktığımızda olumsuz bir durum ortaya çıktı. Ama Önder Apo tüm bunlara rağmen gerçekten bir Önder olmanın asaletini, bir Önder olmanın büyük erdemini, Önder olmanın o büyük akıl gücünü; Kürt aklı olarak da ifade etmişti, tekrar bu süreçte ortaya koydu. Bu tutum da çok tarihi bir tutumdu. Şunu net olarak söylemek gerekir ki 15 Şubat 1999’da bu komployu gerçekleştiren güçler, Kürt halkı ve Önder Apo üzerinden 3. Dünya savaşını körüklemek istediler. 3. Dünya savaşını Türk ve Kürt halklarının savaşı üzerinden körüklemek ve kışkırtmak istediler. Başaramadılar.
Önder Apo bunu boşa çıkarttı. Şehitlerimiz ve halkımızın mücadelesi, gerillamızın mücadelesi bunu boşa çıkarttı. Bugün de özellikle Halep’te ortaya çıkan savaş ve onun ardından gelişen süreçle birlikte Kürt ve Arap halklarının savaşması üzerinden geliştirilmek istenen bir komplo süreciydi. Bu anlamda ikinci 15 Şubat süreci olarak da ifade edildi. Önder Apo ve halkın direnişi tekrardan bunu boşa çıkarttı. Tabii bu komplo süreci tamamen bitti diyemeyiz. Bu anlamda mutlaka çok duyarlı olmamız gereken bir süreç. Duyarlı olmamız gereken, sorumlulukla bu mücadeleyi süreklileştirmemiz gereken bir süreçtir. Ama tabii ki bu tutumda, büyük oranda bu komployu Önder Apo’nun ortaya koymuş olduğu tutumla ikinci 15 Şubat komplosunu da boşa çıkardı diyebiliriz.
HTŞ DAİŞ ÇETELERİNİN BİRAZ DAHA MODERNİZE EDİLMİŞ HALİDİR
Suriye’deki çeteler, HTŞ demeyelim, DAİŞ çeteleri diyelim, HTŞ onun biraz daha modernize edilmiş ve hükümet olarak önümüze konulmuş hâli oluyor. Ama esasta DAİŞ zihniyeti daha önce de bunları yapmıştı. Şimdi de tekrardan aynı yüzünü vahşi bir biçimde ortaya koyarak özellikle de kadın üzerinden, kadın bedeni üzerinden, kadın iradesi üzerinden; kadın savaşçılığına, kadın öz savunmasına karşı çok büyük bir öfke ve intikam duygusunu taşıyor. Çünkü gerçekten YPG ve YPJ’nin ortak mücadelesiyle Kuzey-Doğu Suriye’de DAİŞ çökertildi, iradesi yok edildi denilebilir. Şimdi tekrardan Kürt halkı kendisini yeni bir sürece doğru götürürken, özellikle Kuzey-Doğu Suriye’de yeni bir statü noktasına doğru götürürken bakıyoruz ki hem Kürt halkına ve özellikle de Kürt kadını üzerinden savaş yürüten, mücadele yürüten YPJ savaşçısı üzerinden ne yapıyor? Bunu tersine çevirmek isteyen bir tutum var. Bu anlamda gerçekten çok büyük bir özel ve psikolojik savaş yürütülmek istendi.
Fakat şöyle bir şey var; bir özel ve psikolojik savaşın karşısında eğer ki ezilmeyen bir irade varsa, süreklileşen bir mücadele varsa bu psikolojik savaşın hiçbir etkisi yoktur. Biz bunu daha önce de yaşamıştık. Fakat bu süreçte çok daha belirgin bir biçimde, çok daha çarpıcı bir biçimde yaşadık. Gördük ki o eline aldığı Kürt kadının kutsal saçı; o saçı alıp psikolojik savaş yürütmek isterken tam da o savaş, o saç, özel savaş; hem Kürtlerin ulusal demokratik birliğini toplumsal anlamda ortaya koydu, o iradeyi ortaya koydu ve bu aynı zamanda kadınların da ortak iradesini ortaya koydu. Sadece Kürt halkı açısından değil, kadınların da dayanışması açısından; kadınların da bir saç etrafında kendi iradesini tekrardan örmesi, Kürtlerin de ortak demokratik ulusal birliğini tekrar demeyeceğim, ilk defa bu biçimde örmesi gündeme geldi. O anlamda tabii ki çok büyük anlamları olan bir durum hâline geldi.
Dünya çapında da yankı yarattı. Hem Kürdistan halkı açısından; doğusundan batısına, Rojava’dan Rojhilat’a, Bakur’dan Güney’e; Avrupa, Amerika… Kürtler nerede yaşıyorsa. Nerede yaşıyorsa hem sokaklarda bu iradeyi ortaya koydular hem de değişik mecralarda, basında, sosyal medyada, dijital medyada bu irade çok güçlü bir biçimde ortaya konuldu. Dolayısıyla insan çok rahatlıkla bunu diyebilir; bu sloganlarda da, Jin Jiyan Azadî sloganlarında da, sembolleşen o saç sembollerinde de çok rahat görüldü. Kadınıyla erkeğiyle, yaşlısıyla, genciyle, çocuklarıyla, farklı halklardan kadınlarla, erkeklerle fark etmiyor; her kesimden insanın öfkesini ortaya koyduğu, tutumunu ortaya koyduğu ve aynı zamanda bir Kürt kadın savaşçısının saçının etrafında, tabii ki o orada bir sembol hâline geldi, kutsal bir sembol hâline geldi; onun etrafında bir birlik gerçekliğini yarattı diyebiliriz.
NAMUS OLGUSU KADIN BEDENİNE SIKIŞTIRILMIŞ DURUMDA
Saç sembolünün bir dönüşüm yarattığını mutlaka söylememiz lazım. Salt bir ulusal birlik, demokratik ulusal birlik; kadınlar açısından bir dayanışma birliğini yarattı bu saç sembolü, YPJ savaşçısının şehadetinin ve kadın kahramanlığının bir dışa vurumu oldu. Onun sembolleşmesi olarak ifade edebiliriz. Bu tabii ki çok önemli bir nokta, aynı zamanda bir zihniyet dönüşümünü yaratıyor. Erkekte de bunu yaratıyor. Kadında da bunu yaratıyor. Namus olgusu, özellikle Kürdistan’da ve Ortadoğu’da en temel olgulardan bir tanesidir. Ama bu namus olgusu da getirilmiş, kadın bedenine sıkıştırılmış bir durumda; kadın saçına sıkıştırılmış. Kadın saçı kapalı olursa namus, vesaire. Bu çeşitli kültürlerden kültüre değişebilir, fark etmez. Ama kadın bedenine sıkıştırılmış bir namus olgusu.
Tabii ki burada kadın saçına bu biçimde sahipleniş, aynı zamanda Ortadoğu’da, Kürt halkında yaşanan o geri geleneksel değer yargılarını da değiştiren; orada özgürlükçü anlamda “namus gerçekten nerededir, değerler nerededir, doğrusu nedir” sorusunu da en güçlü bir biçimde ortaya koyuyor. Ve bu anlamda bir zihniyet dönüşümüne yol açan bir etkiye neden oluyor. Devam eden Rojava ile dayanışma eylemleri vardı. Bu eylemler de gerçekten çok görkemli bir biçimde gerçekleştirildi. Ben bu vesileyle bu eylemleri de, bu eylemlere katılan, demokrasi şölenine dönüştüren herkesi de selamlıyorum.
ROJAVA DEVRİMİ SADECE KENDİ COĞRAFYASIYLA SINIRLI BİR DEVRİM DEĞİL
Rojava Devrimi gerçekten sadece kendi sınırlarıyla, kendi coğrafyasıyla sınırlı bir devrim değil. Biz bunu Rojava Devrimi’nin gerçekleştiği ilk günden itibaren bugüne kadar çok net bir biçimde gördük. Çok değişik hesaplar oldu. DAİŞ’ten başlayarak, El Nusra’dan başlayarak, DAİŞ sonrasında devam eden Türkiye devletinin saldırıları… Bugüne kadar gelen sürece kadar her vesilede biz gördük ki gerçekten hesaplar Rojava’da tutmadı. Rojava devrimi öyle bir irade ortaya koydu ki hem halk devrimi boyutuyla hem de kadın devrimi boyutuyla öyle bir irade ortaya koydu ki bu, bir bütün hem Ortadoğu’yu etkileyen hem de dünyayı etkileyen bir niteliğe sahip oldu. En fazla da tabii ki kadın devrimi boyutuyla. Dolayısıyla bütün kadınların yakından takip etmesi gereken, sahip çıkması gereken bir devrim niteliğinde. Nitekim her vesileyle de kadınlar bu biçimde sahiplenişini ortaya koyuyor. Bu süreçte de ortaya koydu. Bu anlamda kadın mücadelesini de, tabii ki kadın dayanışmasını da selamlamak isterim bu vesileyle.
Bu önemli bir mücadele gerçekliği, dayanışma gerçekliği. Çünkü kadına karşı gerçekleştirilen şiddet gerçekliği var, bütün dünya çapında. Aile içinden başlayarak yaşamın her alanında kadına karşı uygulanan bir saldırı gerçekliği var, şiddet gerçekliği var. Şimdi Rojava Devrimi buna karşı ne yapıyor? Sadece protesto etmiyor. Rojava Devrimi ne yapıyor? Buna karşı kendi yaşam sistemini kuruyor. Bu anlamda mesela kadınlar ekonomisini nasıl güçlendirecek? Eğitimde nasıl yer alacak? Sağlıkta nasıl yerini alacak? Yaşamın her alanında, politikada nasıl yerini alacak? Karar gücü nasıl olacak? Yaşamın bir bütününü ilgilendiren her hususta kadın olarak iradesini nasıl ortaya koyacak? Bu anlamda kadın devrimi hâline gelen bir iradeyi ifade ediyor. Dolayısıyla bu anlamda Rojava Devrimi’ne sahipleniş, kadın devrimine sahipleniş ve kadın devrimine yayma anlamına gelir. Kadın devrimine sahiplenme anlamına gelir. Bu anlamda çok önemli.
Ocak ayında ikinci 15 Şubat komplosu olarak da ifade ettiğimiz Halep’ten başlayan, bugüne kadar gelen sürece de baktığımızda; kadın arkadaşın saçının kesilmesi ve böyle teşhir edilmek istenmesi, bir psikolojik savaşa dönüştürülmek istenmesi; bir kadın arkadaşın cenazesinin yüksek bir yerden atılması ve daha birçok şey… Bütün bunlara baktığımızda orada kadın devriminin iradesini ezmek isteyen; kadın devriminin iradesini ezdikçe de oradaki toplumsal devrimin iradesini ezmek isteyen bir tutum vardı. Böyle bir komplo gerçekliği vardı. Şimdi buna karşı gerçekten hem Rojava’da çok büyük bir direniş ortaya çıktı hem de Kürt halkının bir bütün sahiplenişi, Kürtlerin dostlarının, devrimcilerin bir bütün sahiplenişini ortaya koymuş olduğu bir irade oldu. Bu anlamda tabii ki bir geri adım atmak durumunda kaldı karşı taraf, düşman gerçekliği.
KÜRT-ARAP SAVAŞIYLA ROJAVA DEVRİMİ’NİN DEĞERLERİ BOŞA ÇIKARTILACAKTI
Dolayısıyla belli bir mutabakat ortaya çıktı. Şimdi biz belli bir karşılıklı tartışma, mutabakat ortaya çıktı denilebilir. Tabii ki biz yüzde yüz olumluydu, olumsuzdu, böyle değerlendirmeler çok yerinde olmaz; ilerleyen bir süreçtir. Şu önemliydi; Önder Apo’nun burada iradesini ortaya koyduğu, tutumunu ortaya koyduğu; bu savaş gerçekten bir Kürt-Arap savaşına dönüştürülecekti. Bununla birlikte ortaya çıkan Rojava Devrimi ile birlikte ortaya çıkan kadın devrimi değerleri, toplumsal devrim değerleri bir bütün boşa çıkartılacaktı. Ezilecekti, iradesi ortadan kaldırılacaktı. Önderlik bunun üzerinden buna müdahale etti. Bu anlamda ortaya çıkan mutabakatın böyle bir değeri ve anlamı vardır tabii ki. Ama dediğimiz gibi bu hala da devam eden bir süreçtir. Bu mutabakata uyulacak mı, uyulmayacak mı, o da belli değil.
Şu çok önemli; zaten konuşan herkes de buna vurgu yapıyor. Ben de tekrardan vurgu yapmak isterim. Gerçekten biz geçen süreçte şunu gördük, ateşkesler denildi, belli mutabakatlar denildi. Fakat tam da Muaviye tarzıyla; Muaviye de böyle yaptı. Muaviye pratikte, sahada, savaş sahasında kaybederken masada kazanmaya çalıştı. Ateşkeslerle veya diplomasi, vesaire yöntemlerle kazanmaya çalıştı. Bu mutabakat da böyle olacak mı, Muaviye tarzıyla mı olacak? Yoksa gerçekten gereklerine uyulacak mı, uyulmayacak mı? Bu çok önemli bir husus. Bu anlamda biz de tabii ki yakından takip edeceğiz. Eksik kalan yanlar olabilir, yetersiz kalan yanlar olabilir. Bunlar tabii ki tartışılıp düzeltilebilir. Mutabakatla birlikte yeni evrelere götürülebilir. Bunlar süreçle birlikte alınacak hususlardır.
Ama Muaviye tarzıyla “tekrar biz bu direnişi oyalayalım; halkın belli bir mücadelesi var, öfkesi var; bunları biraz törpüleyelim, biraz durduralım; ondan sonra biz tekrardan şeye devam ederiz” gibi bir yaklaşım varsa tabii ki bu çok tehlikeli. Zaten mesela Ortadoğu’yu bu hâle getiren de bu Muaviye tarzıdır. Önder Apo’nun duruşu, tutumu aynı zamanda bu Muaviye tarzına karşı da bir tutum ve duruşu ifade eder. Dolayısıyla biz de tabii ki bu tutumun, Önder Apo’nun tutumunun arkasındayız. Bu tutum karşısında gerçekten Rojava Devrimi’nin iradesini tanıyan, onunla ortaklaşan; bu anlamda kadın iradesini de tanıyan; anayasasından tutalım da YPJ’nin bir ordu gücü olarak varlığı, entegrasyon, demokratik entegrasyon gerçekliği içerisinde YPJ’nin de kendi kimliğiyle yerini alması; demokratik siyaset anlamında eş başkanlıktan tutalım, kadınların bir bütün yaşamın her alanında yerini alması; eşit ve özgür temelde bir bütün bunların toplamda doğru bir biçimde ele alınması şarttır.
Bu anlamda kadınların bunu takip etmesi çok önemli, kadın hareketlerinin. Hem Kürt kadın hareketleri açısından bunu söylüyorum, dört parçada, Avrupa’da; ama hem de dostlarımız olan feminist kadın hareketleri, ekolojik hareketler, farklı hareketler içerisinde yer alan kadınlar; dostlarımız, akademisyenler, bireyler, fark etmez. Bir bütün böyle kadın özgürlüğü açısından mücadelesi olan, derdi olan bütün kadınların bu süreci çok iyi takip etmesi ve ona göre de tutum içerisinde olması çok önemlidir. Gevşemeye izin vermemek lazım, bu çok önemlidir.
GENÇLERDE DERİN BİR ÖZGÜRLÜK HAFIZASI VAR
Gençlerin yanı sıra çocuklar da Rojava’ya destek eylemlerindeydi, ama gençlerin tabii ki çok büyük bir direniş emeği oldu bu eylemlerde. Kadın açısından bir kadın arkadaşının saçının kesilmesiyle birlikte toplum korkutulmak istendi, özel savaş yürütülmek istendi, büyük bir psikolojik savaş yürütülmek istendi. Ama eğer ki karşı tarafta bir mücadele var ise o zaman mesela bu psikolojik savaş çöküyor. Psikolojik savaşın esas amacı nedir? Karşı tarafın, toplum iradesini çökertmektir. Kadın açısından da bu böyledir, gençlik açısından da böyledir ki en fazla psikolojik ve özel savaşa maruz kalan gençliktir. Hem kapitalist sistemin özel savaşına maruz kalmaktadır hem de özellikle Kürdistan’da sömürgeciliğin geliştirmiş olduğu daha özel bir psikolojik savaşla karşı karşıya.
Şimdi şunu görüyoruz; mücadele devam ederse, mücadele süreklileşirse irade kırılmaz. Ne gençliğin iradesi kırılabilir, ne kadının iradesi kırılabilir, ne de o kadar küçük çocukların iradesi kırılabilir. O çocuklar, çocuk hâlleriyle bile mesela bir irade ortaya koyuyorlar. Mesela gençlik ifade edilirken Z kuşağı deniliyor bir gençlik kuşağını bir harfle ifade etmek ne kadar doğrudur? Bu da bir iradesizleştirme değil midir? Koskoca bir kuşağı ifade ediyorsun; Z kuşağı, Y kuşağı, bilmem ne kuşağı… Bunlar zaten doğru kavramsallaştırmalar değil, tanımlamalar değil. Bir nevi gençliği tanımsızlaştırmayı ifade eder. Z kuşağı, tablet kuşağı, bilmem ne kuşağı diyerek gençliği tamamen iradesizleştiren bir tanımlama biçimi var. Şimdi biz görüyoruz ki gerçekten mücadele devam ettiğinde o gençlik, belki bir dönem etkileniyor tabii ki. Kapitalist sistemden, moderniteden etkilenme var. Sömürgeciliğin değişik şeylerinden etkilenen bir kuşak gerçekliği var.
Biz bunu da böyle toz pembe ifade etmeyelim. Etkilenme gerçekten çok derin bir biçimde var. Ama şu da var, karşı taraf gerçekten, karşı taraf dediğim toplum gerçekliği, devletin sistemlerinin karşısında, kapitalist sistemin karşısında toplum gerçekliği eğer örgütlüyse, örgütlü mücadelesini devam ettiriyorsa bir şekilde etkilenme olsa bile; direniş hafızası dediğimiz, özgürlük hafızası dediğimiz gençliğin içinde derindir. Bu öyle hemen öldürülüp yok edilecek bir hafıza değildir. Dolayısıyla bu mücadele, bu örgütsel gerçeklik kendi mücadelesini, iradesini ortaya koyduğunda gençlikteki irade de ortaya çıkıyor. Gençlik asıl kimliğini orada ortaya koymuş oluyor. Gerçekten eylemlere de baktığımızda bunu çok net bir biçimde görüyoruz.
GENÇLİK MÜCADELESİ DEMOKRATİK ULUSAL BİRLİĞİN TEMELİ HALİNE GELİYOR
Güney Kürdistan açısından “tablet gençliği” deniliyor. Gerçekten şimdi biz Güney Kürdistan’da, Süleymaniye’de çok görkemli eylemler oldu. Germiyan hattında çok görkemli eylemler oldu. Gençler gitti, Rojava’da savaşmaya gittiler. Bugün hâlâ mevzilerde savaşıyorlar. O gençleri de bu vesileyle; hem Güneyli gençleri hem Bakur’dan giden gençlerimizi de selamlıyorum. Gerçekten çok değerli. Seferberlikte ilk şehit düşen de Kerküklü bir gençtir, Ehmed Hêmin Omer, çok çarpıcıdır. Bu genç de büyük ihtimalle Güney Kürdistan gerçekliği içerisinde belki o kapitalist moderniteden etkilenmiştir, bir ailesi var, bir yaşamı var. Ama mesela Rojava durumu söz konusu olduğunda Rojava devrimini savunmak için, korumak için her şeyini bir tarafa bırakıp koşa koşa o devrime gitmesini bildi bu genç.
Normal toplumda yaşayan sivil bir insandır. Bir genç insandır. Ama bakıyoruz ki o irade canlanıyor. O hafıza canlanıp “nerede duracak?” bunu biliyor. Çünkü kolay bir şey değildir. Bir insanın kendini ölüme yatırması, sınırları geçerek bir savaşa kendini yatırması öyle kolay bir karar değildir. Bu insanlar ne PKK’lidir, ne parti kadrosudur. PKK belki şu anda feshedilmiş durumda; ama bu gelenekten gelen insanlar değil. Normal yaşamını yaşayan insanlardır. Fakat gençliğin bu hafızası yeri geldiğinde, mücadele kendi şeyini ortaya koyduğunda, halk iradesini ortaya koyduğunda, gençlik de nerede duracağını biliyor. Bu anlamda iradesini ortaya koyuyor.
Ben Ehmet Hêmin arkadaş şahsında; hem gençlerin bu mücadelesini selamlıyorum, hem de arkadaşın önünde minnet ve saygıyla eğiliyorum. Gerçekten Güney halkımızın iradesini de bu anlamda sembolleştiren bir kimlik hâline de gelmiştir. Germiyan hattı, Kerkük hattı bu anlamda; geçmişten beri bu mücadele geleneğini diri tutan bir öze ve cevhere de sahip. Bu mücadele tabii ki önemli, gençlerin mücadelesi. Ben inanıyorum, bu önemli bir ivme ortaya çıkarttı. Bundan sonrası açısından da gençlik mücadelesi, dört parça Kürdistan’da; tabii ki burada da Demokratik Ulusal Birliğin bir nevi temeli hâline de geliyor. Biz kadınlar açısından ifade ettik ama gençliğin mücadelesi de bu anlamda Demokratik Ulusal Birliğin temel harcı konumundadır. Bu anlamda bundan sonrası açısından da daha güçlü bir mücadeleyi dönüştüreceklerine de inanıyorum.
ORTADOĞU HERŞEYİN YENİDEN YAPILANDIĞI BİR COĞRAFYA
Üçüncü Dünya Savaşı gerçekliği içerisinde Ortadoğu gerçekten her şeyin yeniden yapılandığı bir coğrafya niteliğine de sahip. Burada ortaya çıkan model, bütün dünyayı da etkileyen bir güce ve öze sahiptir. Bu tarihten beri böyledir, bugün de böyle. Özellikle de Kürdistan coğrafyası. Şimdi bu anlamda Demokratik Ulus, tabii ki buna dönük de bu süreçte epey bir tartışma da var. Belki hepsini bir bütün sıcağı sıcağına takip etme imkânımız olmuyor ama şöyle; ortaya çıkan güncel olaylar, güncel durumlar; böyle bir körlük de var. Pozitivizmin, olguculuk dediğimiz şeyin ortaya çıkartmış olduğu bir kültür var. Böyle her şeyi olay olay ele alma, güncel güncel; sadece güncelliğin şeyi içerisinde bakmak, at gözlüğü deniliyor ya; böyle bir at gözlüğü var. Sadece önündeki olay ve olgulara bakıyorsun. Ama gelecekte önündeki yolda ne var? Ama bu tarafta ne var? Bu tarafta ne var? Arkamda ne vardı? Bütün bunlardan kopuk bir şekilde, sadece olay ve olgulara takılarak değerlendiren yaklaşım elbette ki çok köreltici ve sığ; çok sığ bir yaklaşım.
Şimdi birçok insan gelişen bu 3. Dünya Savaşı sürecini de tam okuyamadığı için, geleceğini tam göremediği için süreçleri de çok iyi değerlendiremiyor. Şimdi Önder Apo’nun temel bir farkı burada; Kürt aklı dediğimiz… Kürt aklı, bunu gerçekten üzerine çok ciddi yoğunlaşmak lazım. Kürt aklı dediğimiz şey, Önder Apo’nun şahsında ortaya çıkan stratejidir. Bu stratejiyi de böyle klasik parti stratejisi falan olarak değerlendirmiyorum. Bir yüzyıl stratejisi olarak ortaya çıkıyor. Demokratik ulus, barış ve demokratik toplum çağrısı olarak da ifade ettik. Bunun içeriğini de ifade eden bir gerçeklik oluyor bu çağrı. Şimdi demokratik ulus gerçekliği; bu sığ algılardan, bu güncel yaklaşımlardan; sürekli bir saldırı şeyi var, bu saldırı altında düşünen akıldan ziyade stratejik bir akıl olarak ortaya çıkıyor.
Demokratik ulus aklı dediğimiz, stratejisi dediğimiz şey böyle bir şey. Dolayısıyla Ortadoğu’da yüzyıllardır, bin yıllardır alabildiğine bir savaş gerçekliği var. Eskiden mezhep savaşları var, kabile savaşları var, aşiret savaşları var, aile savaşları var. Aile içinde yaşanan tabii ki çok derin bir savaş var. Onu hep diyoruz, aile içi şiddet. Aslında bence onu da aile içi savaş olarak değerlendirmek gerekiyor. Çünkü o da artık o kıvama geldi, günümüzde özellikle. Şimdi böyle bir savaş gerçekliği içerisinde yaşanıyor. Ortadoğu hep böyle bir savaş hafızasıyla yaşadı. Bugün de alabildiğine ona sıkıştırılmak isteniyor. Ve bu tekrar Kürtler üzerinden yapılmak isteniyor. Bu da çok çarpıcı bir nokta. Kürtler üzerinden yapılmak isteniyor. Şimdi Önder Apo tamamen bunu tersine çevirmek istiyor.
ORTADOĞU’NUN BÜYÜK HASTALIKLARINI ÇÖZECEK OLAN DEMOKRATİK ULUS AKLIDIR
Demokratik ulus dediğimiz şey nedir? Demokratik ulus dediğimiz şey buna karşı, biz bu mezhepsel savaşlara karşıyız. Biz bu kabile savaşlarına karşıyız. Aşiret savaşlarına karşıyız. Aile içi savaşa karşıyız. Bu ulusların birbiriyle boğazlaşmasına biz karşıyız. Neden Kürtlerle Araplar savaşsın birbiriyle mesela? Neden Kürtlerle Türkler birbiriyle savaşsın ki? Neden? Ne gerekçesi olabilir? Halkların birbiriyle savaşması anlamında… Hiçbir mantıklı gerekçesi yoktur. Hiçbir mantıklı gerekçesi yoktur. Bir de erkek egemenliğinin kadına karşı yürüttüğü savaş. Bir de bu var. Bunun da mesela hiçbir mantıklı gerekçesi olamaz. Yoktur. Şimdi demokratik ulus bunu söylüyor. Böyle bir akıl. Gerçek akıldır aslında. Gerçek insanlığa yakışan şey nedir? Halklar birbiriyle savaşmadan, evet, birbiriyle çelişkileri olabilir, evet, birbirimizle anlaşamadığımız hususlar olabilir. Ama biz bunu birbirimizle savaşmadan, birbirimizle ortak yaşayarak, birbirimizle komünel birlikler oluşturarak, birbirimizle dayanışma şeyleri oluşturarak yaşayabiliriz. Demokratik ulus, bunun formülleştirilmiş stratejisi oluyor.
Dolayısıyla tam da halkların birbiriyle boğazlaşması, savaştırılması dayatılırken; tam da bu dayatılırken bizim en fazla esas almamız gereken şey de demokratik ulustur. Tamamen bu demokratik ulus stratejisine göre bir tutum almak; buna göre sadece tutum almak değil, buna göre örgütlenmek; buna göre halkların kendisini örgütlemesi… Hem halkların kendi içinde örgütlenmesi, hem de halkların birbiriyle örgütlenmesi. Örnek, Kürt halkı kendi içinde mesela kendini komünal olarak örgütlemeli. Kendi hakkını; sadece “devlet bana bu hakkı verecek, devlet bana şu hakkı verecek” demeden demokratik toplum olacak. Kürt halkı kendisini demokratik toplum hâline getirecek. Nasıl demokratik toplum hâline getirecek? Ben kendi kendimi eğiteceğim, kendi kendimi yönetmeyi bileceğim. Ben devlete muhtaç olmadan sağlık sorunlarımı halledebilirim, devlete muhtaç olmadan eğitim sorunlarını halletmeliyim, devlete muhtaç olmadan kendi yol sorunumu halledebilmeliyim, vesaire. Kendi komünelerimi oluşturmalıyım, kendi irademi açığa çıkarmalıyım. Kadınlar yine böyle.
Şimdi biri böyle; diğeri ise Kürtler demokratik toplum hâline geldikçe, diyelim ki Ermeniler, kendi içinde Ermeni halkı kendisini demokratik toplum hâline getirdikçe; böyle peyderpey birbiriyle de ilişkilenerek, konfederal ağlar diyoruz; birbiriyle demokratik birliktelikler oluşturarak, aynı zamanda devletle de demokratik ilişkisini geliştirerek. Çünkü burada bir devlet olgusu da var; halkların birbiriyle ilişkisi, ama hem de halkların devletle de ilişkisini demokratik temelde formüle ederek, demokratik ulus formülasyonunu hayata geçirirsek, bu Ortadoğu’ya en büyük ilaçtır. Bu Ortadoğu’nun büyük hastalıklarını çözecek olan demokratik ulus aklıdır. Bundan başka bir formül şu anda yoktur. Özellikle Rojava açısından da baktığımızda somut olarak şu anda bir mutabakattan geliştirilmiş; bunun tabii ki daha da özenli ve daha düzenli bir hâle getirilmesi gerekiyor. Bunlar ilerleyen süreçlerde ortaya çıkar. Ama burada da baktığımızda demokratik ulus aklı orada bir çözüm noktasında değerlendirilebilirse tabii ki bu Suriye açısından çok büyük bir çözüm hâline gelecektir. Bu Türkiye’yi de etkileyecektir.
TEKÇİ ZİHNİYETİ ÇÖZMEYEN ÇÖZÜLECEKTİR
Şu anda Colani iktidara getirilmiş, şimdi mesela o da Esad çizgisinde ilerlerse; ulus devletçi çizgide, tekçi anlayışla, aynı zamanda dinci anlayışla bu çizgiyi Suriye gerçekliğine dayatırsa tabii ki onun geleceği yoktur. Yoktur, bu net bir şeydir. Aynı zamanda bölgedeki bu İran rejimi açısından da geçerlidir. Bu Türkiye rejimi açısından da geçerlidir. Şimdi Önder Apo gerçekten böyle altın gibi bir şey sundu. 27 Şubat’ta ortaya koymuş olduğu çağrıyla birlikte altın bir çözüm ortaya koydu. Elbette ki bu tekçi zihniyeti çözmeyen çözülecektir. Şüphesiz; Kürtler kendi dilleriyle konuşursa, Kürt halkının sadece ulusal anlamda değil; bir toplum olmanın kendine ait getirdiği haklar vardır. Bunu yaşar; evet bunu devlet vermez, toplum bunu kendisi yaşar. Kadın da böyledir. Erkek ona bazı hakları verecek değildir. Böyle bir şey yoktur. Kadının kendine ait, insan olmasından kaynaklı; bir varlık olmasından kaynaklı hakları vardır. Herhangi bir toplumun toplum olmasından kaynaklı hakları vardır, yaşar; bunu ona kimse vermez. Bunu yaşayacak; bu kendi mücadelesiyle onu kendisi yaşatır. Dolayısıyla bu kimseyi bölmez.
Tabii ki niye korkacaklar? Egemenliğin zihniyeti böyledir. Egemenlik der ki “her şey benim olsun. Her şeyin kararını ben vereyim. Her şey bana ait olsun.” Bu maddi anlamda da böyledir, manevi anlamda da böyledir. Tekçilik, iktidarcılık, erkekçilik mesela bu anlamda aynı şeyi ifade eder. Zihniyeti ifade eder. Dolayısıyla bu zihniyet, ulus devlet zihniyeti olarak da böyle strateji hâline getirilmiştir. Ulus devlet zihniyetiyle halkların kendi iradesini ortaya koyması tabii ki devletler tarafından kabul edilmiyor. Ama onlar kabul etmiyor diye bunu bir kader hâline getirilmesi de söz konusu olmaz. Bizler de halklar olarak bunu kabul etmiyoruz. Bunun çeşitli biçimlerde tabii ki mücadelesini vermek de bizim en doğal ve temel hakkımız olacaktır.
ORTADOĞU KENDİNE AİT DİNAMİKLERLE BU HALE GELMEDİ
Ortadoğu kendine ait dinamiklerle bu hale gelmedi. Dışarıdan dayatılan bir gerçeklik olarak, diyelim ki ilk başta bunun öncülüğünü İngiltere yapıyordu. Bugün Amerika öncülüğünde Barrack elçi olarak da geldi. Söylediği şeyler var. Tabii ki bazen öyle söylüyor, bazen farklı söylüyor. Ama net olan bir şey var ki aslında çözüm yok onların. Monarşi diyor, krallık diyor… Daha önce şunu da söyledi; “Ulus devletler aslında bizim önümüzdeki engeldir” dedi. Bir ara da bunu söyledi. Bir ara farklı şeyler söyledi. Şunu insan anlıyor ki aslında bir müdahale var. Sürekli bir müdahale. Sürekli bir kriz hâline koyma. Ortadoğu’yu, özellikle de Suriye’de daha da odaklanan bir durum olarak ortaya çıkıyor. Ama bir bütün Ortadoğu’ya dayatılan sürekli müdahale. Hep müdahale. Öyle de diyor, böyle diyor. Şuna müdahale diyor, buna müdahale diyor. Ama aslında bir çözümü yok.
Kriz yönetimi deniliyor ya. Kriz yönetimi denilen şeyin özü nedir? Hep kriz hâli devam etsin. Bir formül olmasın. Siz dediğiniz gibi… Hep bu parçalılık devam etsin. Aşiretler birbirleriyle savaşsın. Halklar birbirleriyle savaşsın. Erkek kadına karşı sürekli saldırsın. İradesini kesinlikle bastırsın. Hep böyle olsun müdahalesidir. Burada tabii ki bir iradesizleştirme. Sürekli kriz hâline koyarak, parçalayarak, bölerek; aslında sürekli bir kriz hâlinde tutma durumu yaşanıyor. Tabii ki bu anlamda şöyle diyebiliriz: Demokratik ulus birleştirici oluyor. Birleştirici bir akıldır. Birleştirici bir stratejidir. Bu hem halkları birbiriyle birleştirmesini ifade eder. Bu aynı zamanda halkların devletle demokratik temelde bir entegrasyona tabi olarak birlikteliğini de ifade eder.
İki yönlü bir şeyi var. Bu anlamda çok stratejik bir birlikteliği ifade eder. Şimdi bu açıdan baktığımızda da dış güçlerin Ortadoğu’ya bu biçimde müdahalesi aynı zamanda “demokratik ulus olmayın. Birleşmeyin. Siz iradenizle yaşamayın. Hep bize muhtaç olun. Hep bizden böyle şey bekleyin. Hep bizden bir yardım bekleyin. Biz de kurtarıcı olarak size rol oynayalım” gibisinden bir dayatma oluyor. Tabii böyle bir mücadele olarak da ilerlediğini ifade etmek lazım. İki çizgi bu anlamda birbiriyle mücadele ediyor.
MÜCADELE DAHA GÜÇLÜ BİR ŞEKİLDE DEVAM ETMELİDİR
Tarihi tam da daha da tersine çeviren bir şey geliyor. Mesela kastlardan sınıflaşma ortaya çıktı. Önder Apo Manifesto’da en son bunu çok güzel formüle ediyor. Şimdi öyle bir noktaya geliyor ki dış müdahaleler, böyle ilginç bir kastlaşmanın Afganistan’da ortaya çıkması gerçekten tam böyle daha da, kastik katil dediğimiz gerçeğin kendisini daha görünür bir biçimde ortaya koyması. Daha da tabii ki çekilmez hâle gelmesi. Korkunç soykırımlara mı diyelim, katliamlara mı diyelim… Buna yol açan bir durum var. Dış müdahaleler bu anlamda; demokratik ulus olunamaması, halkların, toplumların kendi kimliğini oluşturamaması, iradesini geliştirememesi, kadınların kendi iradesini geliştirememesi tabii ki aynı zamanda karşı tarafın, egemen sistemlerin kendisini daha da kastlaştırdığı bir şeye de yol açıyor.
Bu ay tabii ki çok önemli ve kritik bir ay. Bu anlamda Ocak ayı gerçekten çok görkemli mücadelelere tanık oldu. Halklarımızın mücadelesi boyutuyla, iradesini ortaya koyması boyutuyla. Şubat ayında da bunu gevşetmeden, süreci çok iyi takip ederek; Şubat ayını karanlığa çevirmek isteyen güçlere karşı mücadelemizi daha da güçlendirmek, daha da sıkılaştırmak, daha da büyütmek, daha da etkili, diyelim ki bize dayatılan bütün bu politikaları tamamen boşa çıkartan… Boşa çıkartıyoruz ama bir şekilde kendisini devam ettirme kanalları buluyor. Öyle bir mücadele edelim ki tamamen boşa çıkartan bir boyuta ulaştıralım.
Bütün kadınları, gençleri, çocukları, halklarımızın bütün kesimlerini, dostlarımızı; bu mücadeleyi bu ay içerisinde de daha iyi takip etmeye, gevşememeye, daha güçlü bir mücadele temposunu ve tarzını ortaya çıkarmaya çağırmak istiyorum.



