BEHDÎNAN – KCK Yürütme Konseyi üyesi Mustafa Karasu, Medya Haber TV’de yayınlanan özel bir programda yaptığı açıklamalarda sürece dair tıkanıklığın en belirgin göstergelerinden birinin Rojava’ya dönük saldırılar olduğunu belirterek, Şêxmeqsûd’tan Kuzey Doğu Suriye’ye yayılan saldırıların “süreci sabote etmek” ve “süreci tıkatmak” anlamına geldiğini söyledi.
Karasu’nun değerlendirmeleri şu şekilde:
Önder Apo’nun 27 Şubat 2025 tarihli Barış ve Demokratik Toplum çağrısından bu yana 11 ay geçti. Az bir süre değil. Öncesi de var. Öncesinde Bahçeli’nin çağrısı oldu. Önder Apo da bu çatışma sürecini, 50 yıllık hatta 100 yıllık çatışma sürecini hukuki ve siyasi zemine çekebilirim, bu gücüm var dedi. Bu konuda gerçekten de radikal adımlar attı, attırdı. Önder Apo’nun çağrısıyla biz önemli kararlar aldık, önemli adımlar attık. PKK feshedildi. Türkiye’ye karşı silahlı mücadeleyi durdurduk. Bu konuda Türkiye’yle sorunları makul yoldan, demokratik temelde çözüm için çaba gösterdik. Halkımız da bu çağrıya destek verdi. Biz de sürekli bu çağrının başarılı olması için hem Kürt kamuoyunu oluşturma, hem de tutumumuza, yaklaşımımıza olumlu karşılık verdik. Daha sonra silahların yakılması oldu. Yine Kuzey’den gelen arkadaşlar oldu. Onlar da açıklama yaptılar. Bu yönüyle biz gerçekten üzerimize düşeni büyük oranda yaptık.
Bir özgürlük hareketiyiz. 50 yıllık hatta daha fazla mücadele eden bir hareketiz. Dünyanın başka yerlerinde bu tür adımlar atmak kolay değildi.
Herhangi bir örgüt böyle adım atmazdı. Ama Önderlik, irade ortaya koyarak, Türkiye’deki durumları dikkate alarak, Orta Doğu durumları dikkate alarak adımlar attı. Devlet Bahçeli de çağrısını öyle yapmıştı. Orta Doğu ve Türkiye’deki sorunlar çerçevesinde böyle bir adım atılmasını istemişti. Örgüt kendini feshetsin, hatta Meclis’e gelsin demişti. Bunun gerekleri yerine getirildi. 11 aydır, daha fazlası da var, Önder Apo sabırla bu süreci yürütüyor. Barış ve Demokratik Toplum sürecini yürütüyor. Eğer 27 Şubat 2025’teki Barış ve Demokratik Toplum çağrısının her cümlesi, her satırı iyi incelenirse, gerçekten Türkiye’nin de demokratikleşeceği, Kürt sorunları çözüleceği ve Türkiye’nin bütün sorunlarının üstesinden geleceği bir çağrı ortaya koydu Önderlik. Bir program ortaya koydu. Makul bir yaklaşım ortaya koydu. Ancak Türk Devleti, bazı görüşmeler yaptırma ve bizim bazı mesajlarımızın Önderliğe gitmesi, Önderliğin bazı mesajlarının bize ulaşması biçiminde bir yaklaşım sergiledi. Tecrit belli düzeyde gevşedi, avukatların da gitmesi oldu bir defa. Aileler gidiyordu. Özellikle bu heyetlerin gidişi oldu.
Fakat bu gidiş gelişler çok ciddi bir sonuç ortaya çıkarmadı.
KOMİSYON OYALIYOR
En son komisyonun kurulması oldu. Bunu biz yıllardır istiyoruz. Önderlik yıllardır Meclis’in müdahale etmesini istiyor. Ana Muhalefet Partisi olan CHP de Meclis’in müdahale olmasını istedi. Bu yönlü bir komisyon da kuruldu. Meclis’in devreye girmesi bu bakımdan çok olumluydu, önemliydi. Çünkü bu sorun ancak Türkiye toplumu iradesi olduğunu söyleyen, Türkiye toplumu adına karar veren, öyle iddia edilen, yasa çıkaran, anayasa değiştiren Meclis’tir. Böyle bir Meclis komisyonunun Kürt sorununa el atması önemliydi.
Fakat oradan da çok fazla bir sonuç çıkmadı. O komisyonun kamuoyunu hazırlama, demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü konusunda öneriler sunma gibi bir yaklaşımı olmadı.
En son Önderlikle bir görüşme yaptılar. Bu görüşmenin tutanakları da zaten tam yansımadı. İlk önce 4 sayfa, sonra 16 sayfa. Tutanaklar içinden almışlar ama, bütün görüşmenin içinden almışlar ama, fakat görüşme bütünlüklüdür. Bağlamından koparılmış halde kamuoyuna yansıttılar. Fakat bu komisyonun görevi, görüşmeler, bu tartışmalar sonucu bazı demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü konusunda yasa önerisi sunmasıydı. Ama oyalıyor.
İşte uzattılar ömrünü yine Şubat’ın sonuna kadar. Bu komisyon, evet iddialıydı ismiyle. Kardeşlik, dayanışma ve demokrasi dedi. Fakat ismine de uygun, beklentilere de uygun bir cevap vermedi. Bu tabii önemli. Toplumda eğer bu sürece karşı hâlâ bazı kuşkular varsa, nedeni hem hükümetin yaklaşımları, hem de bu komisyonun, çok önemli rol üstlenen komisyonun, üzerine düşen sorumluluğu gerektiği üzere yapmamasıdır.
Sanki çok önemli bir sorunun komisyonu değilmiş gibi, yine hükümetin, devletin yaklaşımı sanki çok önemli bir konu değilmiş gibi, böyle zamana yayan, böyle sadece bazı söylemlerde bulunan, ama adım atmayan bir durum ortaya çıktı. En önemlisi de Önder Apo’nun durumu değişmedi. Hâlâ İmralı’da, o tecrit ortamında, arada sırada işte heyetlerin görüşmesi dışında, Önder Apo’nun düşüncelerinin kamuoyuna yansıması, çeşitli çevrelerle görüşmesi, Kürt toplumunun bazı temsilcilerle görüşmesi; böyle bir durum yansımadı.
SALDIRILAR SÜRECİ SABOTE EDİYOR
Çünkü Önderlik, Kürt toplumunu, demokrasi güçlerini, herkesi böyle bir sürece hazırlayacaktı. Böyle bir sürece hazırlamada çok önemli rol oynayabilirdi, oynardı. Buna fırsat verilmedi.
Bu ne demektir? Sürecin, barış ve demokratik sürecinin ilerlemesi için gerekli yaklaşım ortaya konulmamasıdır. Şimdi bir de Rojava’ya saldırı ortaya çıktı. Şêxmeqsûd’a saldırı, arkasından Kuzey Doğu Suriye’ye.
Şimdi bütün Kürt bölgelerinde saldırı var. Şimdi bu başlı başına bir sürece karşı gayri ciddi yaklaşımdır. Süreci sabote etmektir, süreci tıkamaktır. Bu kesinlikle bu anlama geliyor. Zaten herkes söylüyor, Suriye’de Kürtlere düşmanlık, içeride nasıl barış olacak? Bunu söylüyorlar.
Şimdi bu yönüyle, Rojava’ya bu yaklaşım gerçekten sürecin geleceğinin ne olacağı yönünde kaygılar oluşturuyor.
Önder Apo, biliyoruz, iki defa Rojava’ya oradaki yönetime mesaj göndermiş demokratik entegrasyon içine girin diye. Demokratik entegrasyonun gerçekleşmesini orada da istemiş Önder Apo. Nasıl ki Bakur’da, Türkiye’de demokratik entegrasyon istiyorsa, Suriye’de de demokratik entegrasyon istiyor. Ama demokratik entegrasyon bir dayatma değil.
Demokratikleşme için de bütünlüklü bir yaklaşımı var. Fakat Önderliğin bu çağrılarına hemen böyle bir saldırıyla cevap verildi. Önderliğin çağrıları dikkate alınmadı.
Önderlik devreye girebilseydi, sorunun makul biçimde, çatışmasızlık içinde çözülmesini sağlayabilirdi. Zaten Önderlik uyardı, çatışmaya girmeyin. Çatışma olmasın dedi Kuzeydoğu Suriye’deki yönetime. Ama Türk Devleti Önderliğin bu yaklaşımlarını dikkate almadı.
Devlet biliyor Önderliğin yaklaşımı nedir, Önderlik Suriye’de nasıl bir çözüm istiyor, nasıl bir demokratik entegrasyon istiyor, makul bir çözüm yaklaşımı istiyor. Ama tartışarak, konuşarak yapılmasını istiyor. Fakat buna rağmen bu dikkate alınmadı. Aksine Türk Devleti’nin de kışkırtmasıyla, başka etkiler de var, Rojava’ya saldırıldı.
MEVCUT YAKLAŞIMLAR DÜZELTİLMEZSE SÜREÇ ZOR İLERLER
Rojava saldırısı bir yönüyle de sürece saldırıdır. Sürece provokasyondur. Nasıl olacak? Hem bir süreç yürüt, İmralı’yla bir süreç yürüt, tabii bunun içinde biz de varız. Hareket olarak biz de varız. Bu sürecin içinde örgütü biz feshettik, çatışmasız bir ortam yarattık, silahlı mücadeleyi biz durdurduk. O kadar adımları Türkiye içinde genel olarak çektik ama bu konuda Türk Devleti olumlu yaklaşım göstermedi. Öte yandan hem Rojava’ya saldırdı, Rojava’ya saldırdığı gibi Rojava saldırısı doğrudan bize yönelik bir saldırı haline geldi. Her saldırıda bizi gündeme getiriyorlar, her saldırıyı değerlendirirken bizi gündemimize de ekliyorlar. Ki bir süreç var, sürecin içindeyiz.
Bu hem Önderliğin çabalarına sabotedir, sürece sabotedir, hem de bizim kolaylaştırıcı yaklaşımlarımıza sabotajdır. Bu bakımdan sürecin ilerlemesi nasıl olacak? Gerçekten biz de düşünüyoruz, nasıl olacak? Böyle yürür mü? Önderlik de sabırla buraya kadar getirdi, biz de sabırla buraya kadar getirdik. Ama eğer farklı yaklaşım olmazsa, mevcut yaklaşımlar düzeltilmezse bu süreç nasıl ilerler? Zordur.
Şu anda bir tıkanıklık var. Bu değerlendirme, bu kanaat hemen hemen herkeste var. Çünkü Rojava’ya bu saldırıdan sonra kim düşünebilir ki süreç bu kadar kolay yürüyecek?
İlk önce Şêxmeqsûd’ta şehit düşen Ziyad Halep ve Deniz Çiya’yı saygıyla, minnetle anıyorum. Yine Rojava direnişinin 11. yılı, orada şehit düşen Gelhat Yoldaşı ve Arin Mirkan’ı saygıyla, minnetle anıyorum. Bu şehadetler tabii ki bizim yönümüzü gösteriyor. Bizim nasıl mücadele etmemiz gerektiğini, nasıl yaklaşmamız gerektiğini gösteriyor.
Şehitlerin duruşuna bakmadan, şehitlerin duruşunu değerlendirmeden biz adım atamayız, biz politika yürütemeyiz. Bizim yönümüzü, mücadele çizgimizi onlar belirliyor. Çünkü onlar bir davanın uğruna şehit düştüler. O davaya sahiplenerek şehit düştüler. O zaman bizler de onların sahiplendiği davayı ne yapacağız? Başarıya götürmek için ne gerekiyorsa onu yapacağız. İlk önce bunu belirtebilirim.
“ŞÊXMEQSÛD OLAYI HERHANGİ BİR ŞEHRE SALDIRI OLAYI DEĞİLDİ”
Şimdi Şêxmeqsûd olayı herhangi bir şehre saldırı olayı değildi. Gerçekten bir uluslararası komplo var. 4 Ocak’ta görüşmeye gidildi Şam’la. Neredeyse uzlaşılacaktı. Önderliğinde perspektif vardı. Rojava’ya yönelik bir uzlaşma da yaratılmıştı, açıklama yapılacak.
Suriye Dışişleri Bakanı gelip müdahale ediyor. “Açıklama yapmayalım, sonra toplanalım” diyor. Hepsi oyun tabii. 4 Ocak’ta o oluyor. 5 Ocak’ta Paris’te toplantı var. Paris’teki toplantı nedir? ABD’nin gözetiminde, Fransa’nın gözetiminde, İsrail de zaten içindedir, Suriye ile İsrail görüşme yapıyor. Görüşmenin ne olduğu da basına yansıdı. Suriye’nin güneyi, Golan Tepeleri, buralar İsrail’e bırakıldı. Bunun karşılığında Şam yönetimine ve Türkiye’ye, Kuzey Doğu Suriye’ye, Özerk Yönetim’e saldırma onayı verdiler. Böyle bir komplonun başlangıcıdır Şêxmeqsûd olayı. Bir tekil olay değildir.
Şêxmeqsûd da şöyle olmuş, böyle olmuş, bununla ilgili bir olay değildir. Şêxmeqsûd’tan sonra hemen Fırat’ın batısındaki alanlara saldırdılar. Arkasından bütün alanlara saldırdılar. Bu gerçeklik bir uluslararası komployu gösteriyor. Ve uluslararası komplonun Türkiye’ye ve Şam’a bir rol verdiği, Şam’ın ve Türkiye’nin uluslararası çıkarlar doğrultusunda bazı istekleri kabul ettiği, bu istekleri kabul etme temelinde Türkiye’ye ve Şam hükümetine böyle bir onay verdiler. Bu yönüyle tabii kirli bir anlaşma oluyor, kirli bir ilişki oluyor.
Bu çatışmaları değerlendirirken tabii bunun uluslararası boyutunu, bölgesel boyutunu düşünmek lazım. Hangi çıkarlar gereği böyle bir saldırı gerçekleşti? Bunu iyi bilmemiz lazım. Ona göre tabii bir politik yaklaşımı göstermemiz lazım. Ona göre bir tutum içinde olmamız lazım. Bu gerçekliği bilmezsek mücadeleyi de ona göre yürütemeyiz.
SADECE ŞÊXMEQSÛD’A YA DA ROJAVA’YA SALDIRI DEĞİL
Bu bakımdan bir uluslararası komplo olarak görmek gerekiyor. Önder Apo zaten bunu 15 Şubat’ın versiyonu olarak değerlendirmiş, 15 Şubat’a benzetmiştir. 15 Şubat neydi? 15 Şubat’ta uluslararası komplonun sonucu Önderliğin esaretiyle birlikte, Önderlik şahsında Kürtlüğü, Kürt Özgürlük Mücadelesini tasfiye etmekti. 15 Şubat bunun için gerçekleştirildi. Kuşkusuz onların amacı oydu ama biz hareket ve halk olarak Önderliğe büyük bağlılıkla komploya karşı mücadele ettik.
Komployu boşa çıkardık. Şimdi bu da 15 Şubat’ı andıran bir komplodur. Aslında Önderlik şahsında bir komplodur.
Özellikle Rojava Devrimi’ni biliyorsunuz, Önderliğin çabaları sonucu gerçekleşti. Şimdi Rojava Devrimi’ni boğarak, oradan başlayarak bütün özgürlük hareketini boğmak istiyorlar. O zaman da Önderliği esaret altına alarak, oradan başlayarak hareketi tasfiye etme ve bütün mücadeleyi tasfiye etmek istiyorlardı.
Şimdi böyle bir durum var. Buna karşı biz de nasıl ki geçmişte mücadele ettik, boşa çıkardıysak yine mücadele ederek boşa çıkaracağız. Böyle bir komplo olduğunu göreceğiz.
Bu sadece Şêxmeqsûd’a ya da Rojava’ya saldırı değildir. Bu bütün Kürt halkına ve bütün Kürt kazanımlarına saldırıdır. Orta Doğu’da Kürtlerin bir statü kazanmasının önüne geçmek istiyorlar.
Türkiye’nin içinde olduğu bir konsept böyledir. Çünkü Türkiye’de hâlâ, sürecin nereye gideceği belli değil. Türkiye hâlâ politikalarıyla, yaklaşımlarıyla Kürtlerin bir statü kazanmasını istemiyor. Rojava’daki politikalarla bunu gösterdi. Bu açıdan bu saldırı kapsamlıdır. Hem Kürt özgürlük hareketini hem de bütün Kürt halkının dört parçadaki mücadelesine yönelik bir komplodur. Eğer bu durdurulamazsa, bunun önüne geçilemezse, sonucu sadece Kürt özgürlük hareketi değil, bütün parçalardaki halkımızın özgürlük mücadelesine bir saldırı yürütülecektir. Böyle bir başlangıç var. Artık bunun nasıl gelişeceği bizim mücadelemize bağlı. Bizim mücadelemize bağlı. Tabii ki Rojava halkının mücadelesine bağlı. Rojava halkının mücadelesi çok çok önemli, şu anda yürütülen mücadele. Bu, önümüzdeki sürecin, yapılan komplonun nereye yerleşeceğini gösterecek.
Şimdi Rojava’da bir direniş var. Sadece askeri güçlerin değil, halkın direnişi var. Sadece askeri güçlerin direnişiyle sonuç alınmaz. Biz bir halk hareketiyiz. Bir özgürlük mücadelesi veriyoruz. Bir halkın özgürlük mücadelesini veriyoruz. Bir halkın özgürlük mücadelesi ancak halkın içinde olduğu mücadeleyle sonuca gidebilir. Bu bakımdan şu anda işte Kobanê’de, diğer alanlarda halkın oradaki savaşçılarla birleşmesi, onlarla birlikte mücadelesi etmesi önemli. Bu aslında bütün özgürlük savaşları için geçerli. Sadece Rojava için değil, bütün Kürdistan’ın parçaları için geçerlidir. Her yerde ancak halkın içinde olduğu bir mücadele sonuca gidebilir. Sadece savaşçıların, silahlı güçlerin mücadelesiyle, direnmesiyle tabii ki sonuç almak zordur. Bu yönüyle Rojava’daki halkımız gerçekten büyük bir fedakârlık gösteriyor. Bütün zorluklara rağmen orada direniyor.
“KÜRT HALKININ HER YERDE AYAĞA KALKMASI ÇOK ÖNEMLİ”
Kürt halkının her yerde ayağa kalkması çok önemlidir. Bu çok önemli. Bu aslında şunu gösteriyor, 50 yıllık mücadelenin hatta 100 yıllık mücadelenin yarattığı birikimin patlamasıdır. Bunu böyle görmek gerekiyor. Bu bir Kürt iradesinin var olduğu, ortaya çıktığını gösteriyor. Herhangi bir saldırı karşısında da artık Kürtlerin birlik içinde her yerde ayağa kalkacağını gösteriyor. Bu çok önemlidir. Her zaman bu tür tutumlar, bu tür serhildanlar, bu tür direnişler toplumları değiştiriyor. Kürt toplumu değişti.
Niye? Onlarca serhildan yaptı. 1990’lardan bu yana her şehirde, her kasabada, her köyde serhildan gerçekleşti. Bu toplumu değiştirdi. Bu yönüyle 50 yıllık mücadelemiz bütün Kürdistan parçalarındaki toplumu değiştirdi. Bunu böyle görmemiz lazım. Bu ortaya çıkan ayaklanma, halkın her yerde ayağa kalkışı kendiliğinden bir tepki değil. Onlarca yıllık mücadelenin yarattığı ulusal birikimin yurtseverlik ölçülerini yükseltmesi, Kürtlerin bu özgürlük mücadelesi içinde bilinçlerini geliştirmesinin sonucudur. Bu çok önemlidir. Bu yönüyle, bazen biraz karamsarlık yayıyorlar.
İşte şurada işte Şêxmeqsûd’ta şöyle oldu, böyle oldu deniliyor. Evet, orada bir saldırı oldu. Uluslararası komplonun bir saldırısıydı. Zaten Türk Devleti işin içinde. Bu saldırılar ortamında tabii ki bazı yerlerde geri çekilme olur, şu olur, bu olur. Bunlar bir mücadelenin içinde olacak şeyler. Ama esas olan tabii direnmedir, mücadeledir. Diyelim lokal, yani bazı yerlerde bu tür, Şêxmeqsûd’ta olduğu gibi veyahut da Arap alanında olduğu gibi çekilme olabilir.
Zaten Arap alanındaki çekilme yanlış değil. Orada ısrar ederek artık uluslararası güçlerin durumu var. İşte Türkiye’nin yaklaşımı var, Şam’ın yaklaşımları var. Bu ortamda, oralarda bir savaş yürütmek farklı bir şeye evrilebilirdi. Zaten onların amacı Kürt-Arap savaşı başlatmaktı. O duruma düşmek doğru olmazdı.
Yoksa orada savaşabilirlerdi, çatışabilirlerdi. Ama bir çekilme oldu. Bunları böyle çok karamsar, olumsuz bir durum gibi yansıtmak, yaklaşmak doğru değil.
Ama şu anda ortaya çıkan halkın ayağa kalkışı muazzamdır, büyük bir güçtür. Büyük bir enerjidir. Bu durum aslında Kürtlerin büyük kazanacağını gösteriyor. Kürtler mücadele ederse, bu halka dayanarak mücadele edilirse, her yerde kazanılacağını gösteriyor. Bu bakımdan, bu serhildanların tabii süreklileşmesi lazım, mücadelelerin süreklileşmesi lazım. Zaten Başûr’da önemli bir kalkış var, halkın ayağa kalkışı var. Bakur’da var, Avrupa’da var. Hepsini selamlıyoruz.
Bakur’dakini de, Başûr’dakini de, Avrupa’dakini de selamlıyoruz. Gerçekten çok önemli bir ayağa kalkış var. Herhalde bu bütün Kürt halkına moral verdi. Bundan moral almak lazım. Böyle bir halk gerçeğiyle çok büyük kazanacağımızı düşünmek gerekiyor. Bu serhildanlara böyle yaklaşmak lazım.
Şunu gördük ki gerçekten, bir halk gerçeği, direnen bir halk gerçeği, özgürlüğü için mücadele edecek bir halk gerçeği yaratıldı. Gençler koşuyor, Bakur’dan koşuyorlar. Dünyanın her yerinden gidiyorlar. Eğer kapılar açılsa, her yerden, şu anda Rojava’da orada 100 bin kişilik, 500 bin kişilik Kürt askeri gücü ortaya çıkar. Kapılar açık olsun, engellenmesin. Bütün gençler oraya koşar. Böyle bir Kürt gerçeğinin de gerçekten bizler için, gelecek için umut verici, güç kaynağı olduğunu söylememiz gerekiyor.
Rojava’da kadınların direnişi önemli. Rojava bir kadın devrimi oldu. Gerçekten kadın devrimi oldu. Şu anda dünyada bir kadın devrimi gerçekleşmişse, bu Rojava’da gerçekleşmiştir. Gerçekten gerçekleşmiştir. Eksiği, yetersizliği olabilir. Ama şu anda Rojava’da kadınlar bir iradedir. İradelerini ortaya koyuyorlar. Her yerde örgütlüler. Kendi iradelerini tabii siyasette de yaşamda her şeye yansıtıyorlar. Bu bakımdan bir kadın devrimidir. Bunu böyle görmek lazım.
DAEŞ’e karşı mücadelede kadınlar çok öndeydi. Çünkü DAEŞ zihniyeti kadın kölenin zihniyetiydi. Kadınlar bunun derin bilinciyle DAEŞ’e karşı çok aktif mücadele verdiler. DAEŞ’e karşı mücadeleyi bir yönüyle de kadınların özgürlük mücadelesi olarak gördüler. Çünkü DAEŞ gibi zihniyetin bir yerde hâkim olması demek, kadınların köle olması demek. Zaten köle yapıyorlar. Satıyorlar, eve hapsediyorlar.
Bu bakımdan Rojava’da gerçekten kadınların özgürlük mücadelesi dünya için örnektir. Dünya kadınları için örnektir. Dünya kadınlarının özgürlük mücadelesine büyük güç katmışlardır. Şunu söyleyebilirim.
“ROJAVA’DA KADIN DEVRİMİYLE BİRLİKTE DÜNYADA KADIN ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİ BİR İVME KAZANDI”
Rojava’da kadın devrimiyle birlikte dünyada kadın özgürlük mücadelesi bir ivme kazandı. Her tarafı etkiledi. Bu çok önemli. Bu araştırılırsa, incelenirse tarihçiler, sosyologlar, edebiyatçılar Rojava’daki bu kadın devriminin sadece Kürdistan’da değil, Orta Doğu’da ve bütün dünyada etkisi olduğunu görebilir. Bu bakımdan tabii ki kadınlar bu mücadelesini sürdürüyorlar. İşte gördünüz, bir kadının saçının kesilmesine tepki geldi, dünyadan tepki geldi. Dünyanın her tarafına gelen bu tepki Rojava devrimine sahiplenmedir. Rojava devriminin kadın devrimi olduğu için, oradaki kadın devriminin devamı, ezilmemesi için dünya kadınlara sahip çıkıyor. Çünkü HTŞ’nin hâkim olduğu yerde kadın köledir. Belki şimdi uluslararası dengelerden dolayı işte ABD, İngiltere desteklediği için çok şey yapmıyor. Ama zihniyeti dahi DAEŞ zihniyetidir.
Onlar İdlib’de nasıl yaşıyordur? Onlar İdlib’de de kendine göre bir sistem kurmuşlardı. İdlib’de ayrı özerk bölge gibiydi. Orada kadınlar nasıl yaşadığını herkes biliyor. Tam bir köleydi. Şimdi tabii ki bu açıdan kadınların direnişi çok çok anlamlıdır. Ve daha fazla sahiplenmesi gerekir. Dünya kadınlarının daha fazla sahiplenmesi gerekir. Kadın özgürlük mücadelesine yönelik de bir saldırıdır. Kürt halkına saldırıdır.
Bütün Kürt halkının kazanımlarına saldırıdır. Ama aynı zamanda kadın özgürlük mücadelesine, kadınların kazanımlarına saldırıdır. Böyle ele almak lazım.
Çünkü kadınların özgürlük mücadelesi aynı zamanda bir demokrasi mücadelesiydi. Rojava’dan niye bu kadar saldırıldı, Suriye’den niye bu kadar saldırıldı? Aslında saldırıya uğrayan demokratik özelliktir, demokratik sistemdir, oradaki demokratikleşmedir. Demokratikleşmeye bir saldırı var. Çünkü Türkiye demokratikleşme düşmanıdır. Türkiye şunu görüyor. Bir demokratikleşme olursa, kadın özgürlüğüne dayalı bir demokratikleşme olursa bu Türkiye’nin bütün politikaları bozulur. Uluslararası güçler de demokrasi düşmanı, kadın düşmanı. Barack ne dedi? “Orta Doğu’da demokrasi olmaz, monarşi olur” dedi. Burada açıkça kadın özgürlüğüne karşıtlık var. Kadınlar köle olabilir.
Bu yönüyle Rojava’da kadın özgürlük mücadelesi önemlidir. Bir kadının saçının kesilmesi sonrası gösterilen tepkiler de çok çok önemliydi. Gerçekten kadınlarda bir duyarlılık var. Dünyada bir duyarlılık var. Özellikle Kürt kadınlarının mücadelesine bir saygı var. Bu yönüyle önemli. Bu direnişte de, Rojava’daki direnişte de kadınlar herhalde çok etkili bir rol oynuyorlar. Çünkü biliyorlar, HTŞ’nin hâkim olduğu bir yerde özgürlük olmaz. Bu bakımdan hem ülkelerine sahip çıkıyorlar, yani Kürdistan’a, Rojava’ya sahip çıkıyorlar. Hem de kendi özgürlüklerine sahip çıkarak büyük direniş gösteriyorlar. Kadınların direnişini de saygıyla selamlıyorum.
Şu açık; bu kadar Kürt halkı ayağa kalkarken, Avrupa’da ayağa kalkarken, Başûr’da ayağa kalkarken, her yerde ayağa kalkarken Kürt siyasiler buna karşı duyarsız olabilir mi? Duyarsız olamaz. Bu yönüyle, Kürt siyasilerinin tutumuyla halkın tutumu arasındaki bu ilişkiyi görmek lazım. Olumludur. Biz Kürt siyasi güçlerine yaklaşma yolunu gördük. Hatta daha da teşvik edilmesi gerekir.
Kürt siyasi güçlerinin bir araya gelerek bir ortak tutum koymaları gerekir. Rojava’da mı bu oldu? Kürt siyasi güçlerinin bir araya gelip bir ortak politika belirlemeleri gerekir. Başka yerde mi oldu? Kürt siyasi güçlerinin bir araya gelip bir ortak tutum belirlemeleri gerekir.
Herhangi bir yerde olan bir olay karşısında herhangi bir Kürt siyaseti tek başına bir tutum, tavır alırsa sonuç alamaz. Bu yönüyle tabii ki önemlidir.
Biz özellikle Başûr’da halkın tepkisini çok değerli gördük. Süleymaniye halkı zaten sürekli ayakta. Büyük bir kitlesel yürüyüşle bir nevi neredeyse bu dönemdeki halk mücadelesinin öncülünü yapar duruma geldi. Avrupa’daki halkımız da sürekli ayakta. Bakur’da da ayakta. Bu yönüyle tabii ki siyasi güçlerin ne yapması lazım? Bunu dikkate alması gerekiyor. Siyasi güçlerin dikkate alması gerekiyor.
Gerçekten de Kürtlerin bir demokratik birlik yaratması gerekiyor. Ulusal birlik derken de bir demokratik birlik olması lazım. Demokrasinin olduğu yerde birlik güçlü olur. Demokrasinin olduğu yerde destek olur. Herkes destek olur. Demokratik olmayan birlikler güçlü birlikler değildir.
Örneğin demokratik olmayan ülkeler diyelim. İşte İran’dır, başka ülkeler var. Güçsüzdürler. Halkından destek almıyorlar. Bu bakımdan ulusal birliğin de halka dayanan güçlü ulusal birlik olması için demokratik ulusal birliğinin olması gerekiyor. Bu yönüyle halk bir nevi birleşmiş. Toplumsal alanda aslında bir ulusal birlik gerçekleşmiş. Halk birliğini gerçekleştirmiş. Artık bütün siyasi güçlerin sorumluluğu da halkın yaptığı bu ulusal birliği siyasi olarak gerçekleştirmektir. Halkın mücadelesi buna zorlayacaktır. Gerçekten halkın tutumu birlik tutumudur. Farklı görüşten olan her insan sokağa çıktı. Meydanlara çıktı. Rojava’ya destek verdi. Bu bakımdan biz değerli görüyoruz. Halkın tutumunu değerli görüyoruz. Siyasi güçlerin tutumunu da değerli görüyoruz. Daha da geliştirmeleri gerekiyor.
Gerçekten bir yerde işte Rojava’da bir durum ortaya çıktı. Bir araya gelip ortak tutum ne olacak; bunu ortaya koymaları gerekiyor. Kürtler, Kürt örgütler bir araya gelip bir ortak tutum koymazlarsa bu doğru olur mu? Halk bunu kabul eder mi? Bir de tutumların zamanında olması lazım. Şu anda olması lazım.
Çünkü şu anda gerçekten saldırı var. Kürt şehirleri, bölgeleri işgal edilmek istendi. İşgal de tabii katliamdır, soykırımdır. Bir de Kürtsüzleştirmedir. Geçen gün sanırım Rudaw’da dış işleri yardımcısı katılmış. Ona soru sormuşlar Kürt bölgeleri konusunda. Adam açıkça şunu demiş. Bir Kürt bölgesi yok demiş. Ve her yere gireceğiz demiş. Hatta Dürziler için de oraya gireceğiz demiş. Tekçi. Herkes kendisinin o milliyetçi, şovenist zihniyetiyle o sapkın, İslam’la alakası olmayan dinci anlayışını herkese dayatmaya çalışıyor. Böyle bir durum var. Bunun karşısında tabii ki Kürt siyasi güçlerinin bir tutum alması gerekiyor.
Bu gerçekten önemli bir konu. Demokratik Ulus anlayışına saldırmak gericiliktir. Türk Devleti’nin politikası var, bazı işte Şam’ın, HTŞ’nin politikalarına yaklaşımları var. Şimdi bunların yaklaşımına tepki olarak, bunlar böyle yapıyor diyerek, Halkların kardeşliğini, halkların ortak yaşamını ifade eden Demokratik Ulus’a saldırmak veya Demokratik Ulus’u doğru görmemek en fazla da Kürtler için büyük bir tehlikedir.
Bu bakımdan aslında Demokratik Ulus anlayışını bütün Kürtlerin en kararlı biçimde savunmaları gerekiyor. Eğer Orta Doğu’da Demokratik Ulus anlayışı olmazsa, bu ulus-devlet anlayışı, tekçi anlayışa karşı mücadele etmezsek, Kürtler her zaman soykırımla karşı karşıya gelirler. Soykırım tehlikesi içinde yaşarlar.
Bu yönüyle Demokratik Ulus’a saldırmak demek, aslında Kürtleri soykırımla karşı karşıya bırakmak, Kürtleri demokratik güçlerden, diğer halkların demokratik çevreleriyle koparmak, onlardan uzak durmak demektir. Bu yönüyle tabii bir milliyetçi yaklaşım, dar milliyetçi yaklaşım.
Milliyetçilik öyle iyi bir şey değildir. Hele günümüzde hiç değildir. Milliyetçilik ideolojisi, ulus-devlet ideolojisidir. Hakim ulusların, diğer ulusları ezme ideolojisidir.
Hele Kürtler özgürlüğünü kazanmamışken, kendi öz yönetimlerini kazanmamışken, Orta Doğu’da Kürt soykırımı politikaları varken buna karşı milliyetçi bir yaklaşımla durulamaz. Milliyetçi yaklaşımla Kürtlerin bir gelecek kazanması söz konusu olamaz. Bu gerçekten 21. yüzyılda gerici bir yaklaşımdır. Milliyetçi olan yerde mutlaka başka halklara düşmanlık vardır.
Bu kadar Kürt düşmanlığı niye var Türkiye’de? O milliyetçi ideolojiden dolayıdır. Diyelim Suriye’de bugün niye bu düşmanlık var? O milliyetçi ideoloji fitnesine sahip olduğu için. İran’da da öyledir. Bu bakımdan milliyetçiliği iyi görmek gerçekten yanlıştır.
O zaman milliyetçilik iyiyse diyelim Türkiye’nin Arapların veyahut da İran’ın yaptığı nedir? Ezilen ulusun milliyetçiliği iyidir, bilmem diğeri kötüdür. O yanlıştır. Gelinen aşamada o yanlıştır. Ezilen ulusun yurtseverliği doğrudur, mücadelesi doğrudur. Özgürlük mücadelesi doğrudur. Ezilen ulusun kendisine karşı egemenlik kuran kim olursa olsun ona karşı mücadelesi meşrudur. Sonuna kadar vermelidir. Bu yurtseverlik görevidir. Bu özgürlük aşkıdır, demokrasi istemidir. Bunlar güzel şeylerdir ama milliyetçilik yaklaşımları yanlıştır. Milliyetçiliğe kaymak yanlıştır.
Şu anda Kürtler dünyada saygı uyandırıyor. Niye dünyada şu anda Kürtler saygın? Milliyetçi ideolojide olmadıkları için, Demokratik Ulus anlayışında oldukları için, kadın özgürlük anlayışında oldukları için, Önderliğin kadın özgürlükçü, demokratik ekolojik toplum paradigması, Demokratik Ulus anlayışı doğru olduğu için şu anda Kürtler dünyada saygındırlar.
Kürtlerin saygınlığı buradan geliyor. Demokratik bir zihniyet sayılır. Milliyetçilikle demokratlık öyle yan yana yürümez.
Çünkü dünyada milliyetçi olan her yerde otoriter bir sistem vardır. Zaten bütün otoriter sistemler milliyetçilik üzerinden gelişiyor. Dış düşman, iç düşman, şu düşman, bu düşman diyorlar, otoriter sistemini kuruyorlar. Bütün otoriter sistemlerin kaynağı o milliyetçi zihniyetle dış düşman yaratmak, yoksa da yaratmak. Böyle otoriter zihniyet oluyor, diktatörlük oluyor.
Bu yönüyle hele Kürtler açısından gerçekten Türkler bunu yapabilir, Türkiye yapabilir, Araplar yapabilir, Farslar yapabilir. Niye? Bunları yapıp ki Kürt soykırımı yapsınlar. Kürt soykırımı ancak o ideolojiyle yapılabilir, o ideolojiye dayanak yapılabilir.
Şimdi Kürtlere yönelik böyle bir soykırım politikası var mı? Var. Şimdi bu ortamda kalkıp Önderliğin demokratik ulusal anlayışına saldırmak yanlıştır. Bizim Türkiye ile çözüm istememiz yanlış değildir.
Türkiye ile çözüm aramamız yanlış değildir. Diyelim Suriye’de demokratik entegrasyon aramak yanlış değildir, bunlar doğrudur. Türkiye buna gelmeyebilir, diğeri gelmeyebilir, onların sorunudur. Saldırırlarsa da dün olduğu gibi bugün de Kürt halkı her yerde mücadele eder.
Şunu belirteyim, demokratik ulus anlayışına karşı çıkmak, bu kadar dar milliyetçi yaklaşmak tehlikelidir. Şu anda aslında evet, Önderlik bir süreç başlattı, yürütüyor. Önceden de ateşkesleri yaptı. Şimdi ne diyorlar? Aman bu süreç bozulsun, süreçte bir gelişme ortaya çıkmasın. Bakın, bu politikayla olmuyor, demokratik ulus anlayışıyla olmuyor, halkların kardeşliği olmuyor. O zaman neyle olacak? Milliyetçilikle olur. Peki nasıl yapacaklar? Savaş yürütecekler. Ne yapacaklar? Düşmanlık yapacaklar.
Saldırırlarsa da mücadele edilir. Saldırılara karşı mücadele etmek herkesin hakkıdır. O zaman ilk önce şu soru sorulacak, bu saldırılara karşı ben mücadele ediyor muyum, ettim mi, fedakarlık yaptım mı? Fedakarlık yapmayanlar, mücadele etmeyenler, Kürt halkının mücadelesini bu noktaya gelmesinde ciddi bir katkısı olmayanlar kendine göre Önderlik demokratik ulus anlayışına saldırıyorlar. Hareketimize şöyle böyle demeye çalışıyorlar. Bunlar demagojidir. Önderliğin 52 yıllık mücadelesi var. Bizim Önderlikle başlayan mücadelemiz var. Bu mücadelenin yarattıkları vardır. Bu açıdan Rojava’daki gelişmeler nedeniyle Araplara düşman olmak, şunlara düşman olmak, karşıt olmak doğru değil. Onlar Arap-Kürt savaşı başlatmak istediler, Arap-Kürt karşıtlığı yaratmak istediler. Bunun Kürtlere faydası yoktur. Zaten onu yaratıp Kürt soykırımı yaratmak istiyorlar. Eğer Demokratik Ulus anlayışı olmasaydı, 5 yıl önce 6 yıl önce daha erkenden bir Kürt-Arap savaşı başlatırlardı. Kürt-Arap savaşı başlatamadılar. HTŞ’nin gelmesi Kürt-Arap savaşı başlatma amaçlıydı ama başaramadılar. Uluslararası destekle, TC’nin desteğiyle, dış güçlerin desteğiyle hareket ediyorlar.
Şu ayrıdır, Arap aşiretleri biraz gücü gördüler ki ABD, DAEŞ’ten yana, HTŞ’den yana o tarafa çark ettiler. Ama ortada binlerce Arap şehit var. HTŞ’ler gitti Arap şehitlerinin mezarlığını da kırdılar.
Bu bakımdan gerçekten duydukça öfkeleniyoruz. Gerici bir zihniyet. O kafalar Kürt soykırımına zemin hazırlar. Kürt soykırımına yol açarlar. Mücadelede her zaman şu temel bir ilkedir; düşmanı azaltmak, dostları çoğaltmak. Demokratik Ulus aynı zamanda Kürtler açısından dostları çoğaltmak, düşmanları azaltmaktır. Bu yönüyle biz bunları art niyetli, işte bu süreç bozulsun bak olmuyor, halkların kardeşliği olmuyor, demokratik ulusla olmuyor, çözüm çağrılarla olmuyor, müzakereyle olmuyor. Neyle olur? Milliyetçilikle olur.
Ne yapacaklar o milliyetçiler? Onu da bilmemiz lazım. Şimdiye kadar ne yaptılar?
Bu yönüyle yurtseverlik, derin yurtseverlik, Önder Apo’da derin yurtseverlik var, PKK’de derin yurtseverlik var, biz Kürt halkında derin yurtseverlik yarattık. Kürt’e sahiplenmekse, Kürtlüğe sahiplenmekse bunu 50 yıllık nasıl bir mücadele, nasıl fedakarlıkla yürüttüğümüz ortadadır. Bu yönüyle demagoji yaparak, kafa karıştırarak hiç kimse bir sonuç alamaz.
Tabii burada şunu belirteyim, duygusal yaklaşımlar var, halkımızın tepkileri var. Türk Devleti’nin politikaları oluyor, katliamlar oluyor, tepki duyuyor. Tepki duyarak öfkeyle Arap karşıtlığı ya da şu karşıtlığı, bu karşıtlığı yapma gibi, milliyetçi eğilimleri oluyor. Onlar duygusal tepkilerdir, ben onlara bir şey demiyorum. Duygusal tepkilerdir, her zaman halkın içinden geçecek tepkilerdir ama demokratik ulus anlayışı doğrudur, milliyetçilik eğilimi de yanlıştır, onunla Kürtlerin varacağı bir yer yoktur.
Türk Devleti bu savaşın içinde, planlamasında da var, yönetilmesinde de var. Bunu söylememiz gerekiyor, zaten inkar edilemez bir gerçek. Türk televizyonlarını aç, Türk Devleti’nin yönettiği, içinde olduğu görülür.
Zaten AKP yetkililerinin hepsi açıklama yapıyorlar, içinde oluyorlar. İşte Milli Savunma Bakanı isterlerse destek veririz diyor. Aslında o da bir yalandır. Zaten destek veriyorlar. Bu bakımdan Türk Devleti bu işin içindedir. Rojava’da Kürtler öldürülürken, Kürtler işte kuşatılırken, aç susuz bırakılırken, Kürt bölgeleri tümüyle saldırı altındayken ve saldırganlara destek verirken ne Kürt-Türk kardeşliği? Kim inanır? Böyle Kürt-Türk kardeşliği mi olur? Bakur’daki, Türkiye’deki Kürtler kardeş, diğer Kürtler düşman mı? Böyle bir şey olabilir mi? Bu açıdan gerçekten Kürt-Türk kardeşliği artık demagojiye dönüştü. Pratikte Kürt’e bir saygı gerekir. Kürt’ün haklarına, hukuklarına tabii riayet etmek gerekir.
Kürtlere yönelik bir saldırı olduğunda Türkiye’nin kardeşçe sahiplenmesi gerekir. Bu bakımdan bu konu gerçekten artık kimse ciddiye almıyor. Kürtler nasıl ciddiye alacak Kürt-Türk kardeşliğini? Kardeş böyle vurulur mu? Bir kardeşi döv, hâlâ kardeşim de.
Bu yönüyle Türk Devleti işin içindedir. Gerçekten dronlarla da saldırıyor zaten. SİHA’larla, İHA’larla. Açık savaşın içindedir. Bu sadece orada HTŞ’nin savaşı değildir. Zaten HTŞ tek başına savaşamazdı. Sadece HTŞ olsaydı kaçardı. Şam’ı bile bırakır. Böyle HTŞ’nin savaş gücü yok. Suriye ordusu, ne Suriye ordusu? Türk Devleti SİHA’ları, İHA’ları bir yerde HTŞ zorlandığında hemen devreye giriyor. Bu yönüyle Türk Devleti savaşın içindedir. Bunun böyle bilinmesi gerekir.
Gerçekten bu politika ileride Türkiye’ye çok pahalıya mal olur. Türkiye tarihinde bir kara leke olarak kalacak. Çünkü Kürtlerle yan yana yaşayacak. Türklerle Kürtler yan yana yaşayacak. Şimdi metropollerde 6-7 milyon Kürt var. Böyle bir toplumsal gerçeklik var. Bu bakımdan bu toplumsallık gerçeğin içinde olan Türkiye gelecekte bu yaptıklarından pişman olacak.
Hakan Fidan, Ömer Çelik ve Yaşar Güler’in Halep ve Kuzeydoğu süreç sahalarındaki rolü ve açıklamalarını hiç değerlendirmeye gerek yok. Ortada pratik. Açıklama ne olacak? Zaten şu anda Rojava’ya, Kürtlere yönelik saldırı var. Bu saldırıda tutumları var.
Bu zaten süreç karşıtlığıdır. Süreci sonuca götürmek isteyen, Kürt-Türk kardeşliğine dayalı bir çözüm öneren, düşünen birisi bu saldırıları yürütür mü? Bu bakımdan iş açıklamadan öteye geçmiştir. Pratikte süreç karşıtlığı var. Süreç sabote edilmiştir. Bunu böyle görmemiz gerekiyor.
İktidar açıkça Şam’ı destekliyor, Şam’ın Şêxmeqsûd’taki politikasını destekliyor, şimdi saldırılarını destekliyor. Orada diyor her türlü terör temizlenecek. Nedir terör temizlenecek? Kürtler ezilecek. Bu yönüyle açıklamalarını değerlendirmeye gerek yok. Zaten süreç karşıtıdırlar. Bu da Kürt karşıtlığından kaynaklanıyor.
Muhalefetin tümü saldırılara alkış çalan bir konumda değil. Herhalde bu, Sözcü, Cumhuriyet gibi kesimler kast ediliyor. Ki bunlar da hepsi modernist. Bunların dine doğru yaklaşımları yoktu. Yanlış yaklaşımları vardı. Şimdi dine böyle yaklaşanlar HTŞ gibi DAEŞ zihniyetine sahipleniyorlar. Oradaki politikayı Türkiye’nin başarısı olarak görüyorlar. AKP’nin başarısı olarak görüyorlar. Ama kadın özgürlükçü olan, demokrasiyi savunan, halkların kardeşliğini savunan, demokratik ulusu savunan bir topluluğu ve bunlar için mücadele edenleri de kötülüyorlar. Bunlar nereden kaynaklanıyor? Kürt karşıtlığından kaynaklanıyor. Kürt karşıtlığı onları bütün düşüncelerini bir tarafa itiyor. DAEŞ savunucusu yapıyor. Kürt karşıtıdırlar. Bu Suriye’deki, Rojava’daki Kürt karşıtlığı değil. Aslında Bakur’daki, Türkiye’deki Kürt karşıtlığının oraya yansımasıdır.
Ama bütün muhalefeti tabii böyle değerlendirmiyoruz. Bütün muhalefet böyle değil ama kendine muhalefet deyip bugüne kadar Erdoğan’a şöyle diyen, iktidara şöyle diyenler şimdi iktidarı başarılı buluyorlar orada. Niye? HTŞ’yi desteklemiş, orada Kürtleri eziyor.
Ne muhalefeti? Faşistliktir, gerçekten faşistliktir. Belli bir kesim var, böyle sözde ulusalcılık adına, onlar tabii bütün ulusalcı kesimler, CHP hepsini bir aynı kefeye koymak doğru değil ama böyle faşist bir ulusalcı kafa var. Onlarınki aslında ulusalcılık falan da değil. Hiçbir şey değil. Kürt karşıtlığının ortaya çıkardığı tutumlardır. Böyle değerlendirmek, net değerlendirmek daha doğrudur.
DAEŞ’e karşı mücadelede Rojava’daki diyelim oradaki Kürtlerle, oradaki Süryanilerle, oradaki Araplarla ortak davrandılar. DAEŞ’in püskürtülüp yenilmesinde birlikteydiler. Taktik bir ittifak içindeydiler. Şimdi DAEŞ’in uzantısı olan, DAEŞ ile benzer anlayışta olan HTŞ’ye destek veriyorlar.
Şimdi bu HTŞ kimdir? El Nusra’ydı. El Nusra neydi? El Nusra da El Kaide’nin Suriye koluydu. El Kaide hangi örgüttür? İkiz Kuleleri vuran örgüttür. 5 bin tane insan öldü. Orada insanlar kendini 20. kattan 10. kattan atarak öldüler. Şimdi ABD yönetimi Trump, İngiltere böyle bir örgütü destekliyor. Böyle bir örgüte destek veriyor. Ama DAEŞ’e karşı mücadelelerinin en önünde olan 10.000’den fazla şehit veren oradaki Özerk Yönetimi, işte Kürtleri, Süryanileri ve demokratik anlayıştaki olan o Arapları karşısına almış durumda. Böyle bir şey olabilir mi? Gerçekten bu neyle izah edilebilir? Çıkar olur da bu kadarına da pes doğrusu, bütün her türlü değeri bir tarafa bırakan, hatta kendi ulusal çıkarlarını bir tarafa bırakan böyle bir yaklaşım hiçbir ulus adına yapılamaz. Hiçbir ulus adına, hiçbir devlet adına da yapılamaz. Çünkü her devlet her siyasette meşruiyet arar. Bir moral değeri olur.
Ama şimdi böyle bir yaklaşım içindeler. Gerçekten bunu tabii kendi toplumları da değerlendiriyor. Duyuyoruz. ABD yönetimi de eleştiriliyor, İngiltere yönetimi de, Fransa yönetimi de eleştiriliyor.
Fransa’nın Elysee Sarayı’nda ağırladığı kadın liderler, şimdi savaşıyor. Belki yarın ölecek orada. DAEŞ’e karşı övüyorlardı. Şimdi bu durum gerçekten bu güçlerin durumunu ortaya koyuyor. Moral değerlerden yoksunluğunu ortaya koyuyor. Bu onlar için gelecekte çok tehlikeli bir durum. Evet, kapitalistlerden, emperyalistlerden işte böyle ulus-devlet anlaşmasında çok şey beklenmez ama bu kadarını da onların vatandaşları bile kabul etmez.
Tabii Kürtler bir taktik ilişki içine girdiler. Evet taktik ilişkiydi o tabii, bir stratejik ilişki değil. DAEŞ’e karşı bir ilişkiydi. Ama bu taktik ilişkiye de saygısızlık. Tamam taktik ilişki bir dönem sonra bırakılabilir ama o taktik ilişkinin de bir şeyi vardır. Yarattığı, bıraktığı bir şey var. Onun için McGurk, öfkeli biçimde HTŞ’nin desteklenmesini reddediyor, reddetti. Suriye’de uzun yıllar ABD’nin özel kuvvet sorumlusuydu. Hatta Orta Doğu sorumlusuydu. Şimdi bu ABD’nin politikasını reddediyor. Bu yönüyle onların politikasına ne diyelim, bütün toplum da görüyor, halk da görüyor. Herkes görüyor. Herkes değer veriyor.
Zaten bizim açımızdan şu önemli, biz Kürt halkı açısından bunu söyleyebiliriz: Öz güçlerine güvenmeli. Herkes öz gücüne güvenmeli. Taktik ilişki ayrıdır. Ama esas olarak öz gücüne güvenmek gerekir. Taktik ilişkilere dayanarak hiç kimse sonuca ulaşamaz. Taktik ilişki bir mücadelede biraz güç kazanmaktır. Bir örgüte güç kazanmaktır. Ama sadece taktik ilişkiye dayanarak sonuca ulaşmak mümkün değildir. Bu yönüyle de esas olarak öz güce güvenmek önemlidir.



